28 Mart 2013 Perşembe

Aydınlanma

Aydınlanma nedir? Aydınlanınca ego, nasıl hâlâ yerinde kalır?
İlk defa tanımlayabildim bu soruları. Şimdiye kadar kafamda nasıl canlandıracağımı bilemediğim bu sorular, cevap bulur gibi oldular. Cevabın bulunduğu ve değişmeyeceği anlamını taşımamakla birlikte. Bu dönemde önümü aydınlatacak ve yolumda yürürken beni kör bırakmayacak.
Dün Ferhan Hocam, aslında gördüklerimin ben anlamayı bırakınca anlam teşkil edeceklerini belirtmiş gibi geldi. Ancak o anlamı da anlayabilmek için o dünyanın güzelliğinin de beni etkilememesi gerektiğini anladım. Zannedersem o dünyanın güzelliği içimizde barınan, tamamen ruhumuzun güzelliği. Oraya gittiğimizde bir zevk ve güzellikler âlemine girip “İşte benim istediğim de böyle bir yerde yaşamak” dediğimiz anda, egomuza kendimizi ben olarak teslim ediyoruz. Geri döndüğümüzde “Hey” ya da “Ah, ben oraları gördüm, ben gördüm, görebiliyorum ve çok güzel” dediğimizde ise hem diğerlerinden üstün olduğumuza kanaat getiriyoruz hem de orada olmak istiyor, yerimizden memnuniyetsizliğimizi belirtiyoruz.
Aslında hep dualiteden bahsederken orası dediğimizin içimizde zaten var olduğunu bilmek esas olan. İçimizde var olanı ise dışa yansıtmak… Bu ne demek?
“Egonun ölümü”, “nefretin yerine sevgi”, her bir laf yanı başımızda, büyük bir bavul ile yola çıkıyoruz. Bugün için benim anladığım, ben kolay aydınlanabilecek, yaşam gücü yüksek bir kişiyim. Mutlak sevgi denilen, bazen tüylerimiz ürperdiğinde “Şeytan yokladı” dediğimiz, nadiren her anımızda gözümü yaşartacak duyguyu, güzelliği hissetmek, hayat ile onu bağdaştırabilmek.
Dalai Lama bunu, insanlığa öğretmen olarak, Tchich Nhat Hahn keşişlerine mutlak sevgiyi öğretip dünyaya yaymalarını sağlayarak yapıyor. Her birimizin aydınlanışı da bu dünyada olacak. Her aydınlanış dünyada bir bölümü aydınlatacak ve sonunda içimizde görüntü olarak hayal ettiğimiz güzelliklerin ortasında duracağız. Böylelikle meditasyon yaparken bile farkında olmamız gerekmeyecek.  

26 Mart 2013 Salı

Yogayla

“Dil yaşamımızı resmeder” demiş Wittgenstein.
− Bak göreceksin, şimdi buradan çıkacağız ve ancak 45 dakikada eve varacağız.
− Meltem, belki de…
− Yok ben biliyorum, bu çocuğu her yüzmeye getirişimde böyle...
Biz söyledikçe dualarımız kabul oluyor. Ben Arapça bilmem ama dua kelimesinin söz ile eş anlamlı olduğunu düşünmeye başladım. Bağımlılıklarımız, olacaklar, geleceğimiz, geçmişimiz, Allah’ın eli ve bizim dilimiz aracılığıyla şekilleniyor.
− Ya hocam, yoga çok zor iş.
Gülümsüyor:
− Hem fark et hem de unut.
Farkında olduklarımızı ve o gün gördüklerimizi unutacağız ki yarın yeniden başlama boşluğuna erişebilelim. İşte asanaların yararı da burada başlıyor, asanaları yapmaya başladığımızda, önce hayal kırıklığı, sonra “Aman Tanrım” ve durdukça ağrı, ardından bırakma halinde ise sadece gülümsemeyle uzayan bir zaman. Acıların, hoşluğun korunarak hissedilmemesi.
Yogacı olmak, sadece hareketleri iyi yapmakla değil, daha çok yaşam biçimimizle meydana gelen bir bütün.
Yogayla bütün olacağımız bir gün dileğiyle.
“Kabul etmeyeceğim duayı kulumun diline vermem.” ( ALLAH c.c.)

22 Mart 2013 Cuma

Tohum


Doğanın parçası olan bizlerin yeniliklere, yeni sevgilere, yeni heyecanlara ve değişimlere daha açık olduğumuz bahar ayının başlangıcında bir tohum ekelim. Farkındalık içinde. Umut tohumu, dilek tohumu, sağlık tohumu, sevgi tohumu.
Mart ve nisan ayları; detoks, beden zekâsının yeniden programlanması, mevcut hastalıkların iyileştirilmesi, potansiyel hastalıkların bertaraf edilmesi için en uygun zamandır.
Bahar arınmaları, bizim baştan aşağı yenilenmemizi sağlar. Doğa ile bütünleşmek fiziksel, ruhsal ve zihinsel sağlığımıza en yarar sağlayan uğraşlardan biridir. Bugün saksılarınızı yenileyin ve taze çiçekler, bitkiler ekin. 
Bugün bir tohumum ben,
Büyüyeceğim.
Büyüdükçe sonsuzlukta, sonsuzlaşacağım,
Karışıp sonsuzluğa, bütünleşeceğim sonsuzlukla.
Bugün bir tohum ektim
Paylaşarak büyümek için.

21 Mart 2013 Perşembe

Umut



Umudunu yitiren yolunu da yitirir
Umudunu yitiren ışığını da yitirir
Umudunu yitiriren kendini de yitirir

Umuttur bizi yaşatan. İnancımızı geliştiren umudumuz. Hayallerimizi umuda, umutlarımızı da inanca döndürüyoruz. Yaşam mücadelesi umutsuz verilmiyor. Nasıl nefes almadan yaşanmıyorsa, umutsuz da sadece nefes aldığını zanneden bir, ne olduğunu bilmediğim bir?
Yaşamın amacı mı umutlarımız, ya da esası mı? Umutlarımız, ne zaman yok oluyor? Olmadıklarında mı, olduklarında mı? Ya da ihtiyaçlar silsilesi mi umut dediğimiz.
− Nasılsınız Enişte?
− Bekliyorum.
Neyi diye soramadım. Umutla mı yoksa boşlukta mı bekliyor. Neyi bekliyor?
Bu dünyada yaşamıyorsunuz, bu dünyadan geçiryorsunuz demiş Mevlana.
“Ye, Sev, Dua Et” filminde de “attraversiamo” kelimesi kullanılıyordu, hangi anlamda, orada da kimse sormadı, Mevlana gibi gelip geçicilik mi konu, tecrübe ettiklerimiz mi, yaşanmışlıklar mı? Yoksa!
Eniştem, sadece bekliyor. Kaç gündür kulaklarımda, hatta bedenimin her yerinde bu sözler.
Bütün umutlar kaybolunca, geçiyoruz doktorun boş bekleme odasına, neden beklediğimizi bilmeden, ümit etmeden....
Çocuklar ilk doğduklarında sıra sıra yataklarda yatar ve beklerler. Onların bekleyişi umutlu, yaşlıların bekleme odası ise ışıksız. Hayal bile edemiyorum, bu bekleyişi, karanlık, renksiz,kokusuz, tutulamayan, anlamsız.
Yaşlıların dedim ne kadar yanlış, umut ve ümitsizlerin, ihtiyaçsızların, inançsızların, şükransızların odası...
Yargılamak mı hayır, yargılama değil sadece, anlayamıyorum hatta canım acıyor.
İnsanoğlu ne garip, bazıları sadece istiyor, istekleri oldukça şımarıyor, hatta artık olurları olmaza, olmazları olura dönüştürmeye çalışıyor. Yeni yollar deniyor, yeni yollar buluyor, dünyayı, kendini umarsızca harcıyor, fayda sağlıyor, kurutuyor, yeşertiyor.
Hep ikilemlerin olduğu, derin bir kuyu, dibinden ne çıkar bilinmeyen uzun bir yol. Bu yolun bir başlangıcı ve bir sonu var mı, yoksa o da dünya gibi yuvarlak mı! Kelimeler bu yolu şekillendiren, işte bu da benim lügatim.