30 Mayıs 2013 Perşembe

Mutluluk Anlıktır

Anlık mutluluk, bize öğretilenlerin tamamen dışında bir kavram. Biz anın içinde değil, yıllar içinde yaşamaya alışmış bir canlı türü olduğumuzdan, ne mutluluğu ne de herhangi bir duyguyu, anda içimize sindirip yeni bir ana geçemiyoruz.
Oysaki an, her an değişim gösteren, kısa zannettiğimiz, ancak çok geniş bir zaman dilimidir. Bu zaman dilimini algılamak için nefesimize konsantre olmayı, nefesin aslında yaşamın tek anlatımı olduğunu hatırlamalıyız. Nefes alıp verdikçe bir andan diğerine geçme yetisine sahibiz. Oysa bizim için yeni bir gün veya yeni bir an; biten, ölen, kaybolan, yiten, mutluluk ile sonuçlanan olaylar zinciri.
Uzun soluklu bu zaman süreçleri içinde ise, sorumluluğun an be an ağır bastığı bir yaşanmışlık yerine, bizim yerimize karar veren veliler, kardeşler, arkadaşlar, öğretmenler veya falcılar seçmek daha kolay. Anın farkındalığını yaşamaktan kaçınmanın dışında dualiteyi de hayatımızın içine almanın hafifliğini yaşıyoruz. Hatasız, başarılı, risksiz ancak güvensiz bir yaşamı kabullenmiş oluyoruz bu sayede.
Güven, kendimize güven, akışa güven, nefese güven, evrensel zekâya ve onu duyma yetimize güven. Yapmamız gereken tek şey ise anda onu dinlemeyi öğrenip esneklik içinde onun söylediklerini uygulayarak kendi özümüzde kalmak.

“Dünya yuvarlaktır, dünyanın sonu zannettiğiniz yer aslında yeni bir başlangıçtır.” Hazreti Muhammed

28 Mayıs 2013 Salı

Değişim

Sufilerin genel düşüncelerine göre kişi katreye*, Tanrı ise ummana ** benzetilmektedir. Katrenin içindeki canavar sonunda ummana dönüşür. Ummana dönüşen katre halindeki canavarın esası ummanda mevcuttu.
Nasıl gök 7 kat ise kelimeler de anlaşılan 7 katlı. Tanrı’yı araken girdiğimiz yoldan, kendimizi bulmadan çıkış yok. Kendimizi bulmak da, bir siğilin köküne inmek gibi. Dünyada en görünen hal, bana siğil gibi geldi, tam bir spiral şeklinde inildiğini görebilmek mümkün. Kelimelerde aynı şekilde, etiket olmaktan çok deneyimlenmeyi bekleyen dünyalar.
− Ya Aslı “Duyguların Dili” kitabını bana sen vermiştin. Orada bu enerji işleri ile uğraşmayın, diyor.
− Tam da öyle demiyor, şimdi ben yoldayım, seni sonra arasam.
Yolda giderken bütün bu düşünceler kafamda, eve vardım. O kadar karışıyor ki kafamız, ne yapacağımızı şaşırmış şekilde olana veya gelene saldırıyoruz. Kitaplar, enerji uygulamaları, tai chi, chi quong, yoga, pilates, reiki, kundalini... Sonunda bazı şeyleri öğrendik zannedip diğerlerine, benim yaptığım gibi, tavsiye edip bilmediklerimizi aktarmaya çalışıyoruz.
Eve girdim, salon kapısını açtım, ardından pencereleri, tam salondan çıkacağım, kitaplıktan bir kitap düştü, yerden kaldırdım: “Ruhun Yasaları – Dan Millmann”, cevabım oradaydı.
“Değişim rüzgârları yaşamını alt üst eden şiddetli bir fırtına olarak da, yanaklarını okşayan bir meltem olarak da gelebilir. Değişimin aslında kendisi zor değildir, güneşin doğuşu kadar doğal olur. Ama çoğumuz düzen ve kontrol duygusunu yaratabilmek için bildik yollar ararız. Bu değişimi arzularımız ve isteklerimize bağlı olarak da şans ya da felaket olarak algılarız.”
Her birimiz özümüze dönene kadar bütün şans ve felaketler saydığımız düzenlerden geçerken öğrenimimizin en önemli kısmını, görme yetisine sahip olmadan yaşamayı seçiyoruz.
Yarına karar vermek, BU DÜNYADA Tanrısallığımızın en büyük kanıtı. Her gün bildiklerimiz ve bilmediklerimizle hükmetme yetimizi sağlamlaştırarak Tanrı’ya yakınlığımızı kanıtlamaya çalışıyoruz, oysaki kendimizi bilmenin Tanrı’yı bilmek olduğunu ve bunun alçakgönülülük ve akış içinde her bir deneyi, önümüze geldiğinde denemekten geçtiğini unutuyoruz.
Hayatımız eskileri tekrarlamakla kalmamalı. Her şer bir hayra dönüşebilir, düşüncesi ile karşılamayı öğrenmediğimizde, değişiklikler bizim ruhumuzu büyüten, ruhumuzu ve özümüzü tanımamızı sağlayan en değerli dersler olabilir.
Hayatın her anının tadına varmak dileğiyle...
* Katre: Damla anlamındaki Arapça kelime.
** Umman: Ulu, büyük, engin deniz anlamındaki Arapça kelime.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Muladhara (Kök Çakra)


Toprağın ve istikrarın çakrası. Fizyolojik açıdan baktığımızda pelvis yatağı ve apış arasına gelen bölgede bulunur. Yapılan her türlü hareket sırasında kazaları önlemek ve bedenin kuvvetini artırmak için bu bölgenin aktif hale getirilmesi çok önemlidir. Nefes alıp verme ile bütün insanları hayatta tutan Kundalini enerjisi de, muladhara çakranın hemen yanı başındadır. Üç buçuk kez helezon şeklinde kıvrılmış bir yılan olarak tasvir edilir. Tutku ile buraya bağlı olan Kundalini enerjisi, tüm potansiyelinin kullanılabilmesi için uyandırılmayı bekler. Kundalini, yaşam enerjisinin sembolü olmanın dışında insanın üretken ve yaratıcı enerjisini de içinde barındırır. Yoga Pradipika’ya göre, yılan başı sinir sisteminin mühürüdür. Yılan başının açılması yoga uygulamaları sayesinde meydana gelir ve mühürün kaldırılması ile de Kundalini enerjisi ta taç çakraya kadar çıkar.
Yoga’da insanın ruhani evrimi muladhara çakradan başlar. Muladhara çakra insanlarda en alt çakrayı temsil ederken, hayvanlarda en üst çakraya denk gelmektedir. Ayrıca üreme ile ilgili olan çakra da bu çakramızdır. Meditasyonun esası bu çakrada başlar.
Muladhara çakrayı aktif hale getiren ana asanalar;
  • Vajrasana (meditasyon pozu olarak da geçer).

21 Mayıs 2013 Salı

Patanjali


Yogawiki, Alman Yoga Journal dergisinde Patanjali ile ilgili kısa bir açıklama yazmış. Patanjali MS 150 ila 200 yılları arasında yaşamıştır. Yoga sutralar, doğrudan kutsal kitapta anlatılan ilahi metinlerdir. Patanjali ise bunları açıklayarak kaleme alan efsanevi filozof, yazar, dilbilimci ve Ayurvedacıdır. Doğum yerinin Koneshwaram Tapınağı olduğu söylenir. Efsaneye göre, dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, rahibe hayatı süren Gonika, öğrenmeye hevesli bir çocuk istemiş, birden eline bir yılan düşmüş ve bu yılan Patanjali’ye dönüşmüştür. Çocuğa verilen ad ise bu efsanenin doğruluğuna işaret etmektedir. Pata Sanskritçede “düşmek”, anjali ise “saygı duyulan” anlamında kullanılır. Patanjali, resimlerinde ve heykellerinde hep kıvrılmış bir yılan veya derisinden 5 kobra başı çıkan biri olarak gösterilir.
Her ne olursa olsun yazdığı sutralar, insanın ne ve nasıl olduğunun en derin bilgisini içeren haritalar gibidir. Bize sunduğu bu haritalar ancak anlaşıldıklarında değer kazanırlar. Yoga sutralar, deneyim, farkındalık, sezgi ve bilincin birliği içinde anlaşılabilir. Bu yüzden yoga, sadece zayıflamaya yarayan, konsantrasyonu artırıcı ve beraberlik içinde bir şey yapmamızı sağlayan bir egzersizler zinciri değildir. YOGA kendi içinde BİR ÂLEMDİR.
Yoga sutraların bulunduğu 4 ayrı kitap yazmıştır Patanjali. Birincisi Samadhi Pada, ikincisi Sadhana Pada, üçüncüsü Vibhuti Pada ve dördüncüsü Kaivalya Pada’dır.
1. kitapta yogayı, akışa bırakmayı öğrenmek olarak anlatmış.
2. kitapta yogayı hareketlerle bağdaştırmasına rağmen, daha çok kendimizi tanıma ve anlama olarak ele almış.
3. kitapta yogayı, bilincin kendi doğası olarak anlatmış.
4. kitapta ise yogayı bütünlük, boşluk ve özgürlük olarak tanımlamıştır.
Nerede ben, nerede sen, nerede yokluk
Bilincin olmadığı, bilincin sonsuz olduğu bir âlem
Varlığın ve yokluğun, olmanın hafifliğini hissettiğimiz bir evren
Anlayarak veya anlamayarak derinlerine girmeye değer bulduğum bir dünya...
Yeni hazineleri her günün 24 saatinde keşfetmek yoga olsa gerek.

16 Mayıs 2013 Perşembe

Ölüm


− Ablama bir şey olmadan, parasal konuları ve senin nerede, nasıl yaşayacağını konuşmalıyız ağabeyciğim...
− Şimdi zamanı değil, ne zaman ne olacağı belli olmaz...
Eniştemle dayımın arasındaki bu diyalog, herhalde her birimizin yaşamında en az bir kez duyduğumuz, ancak anlamını tam da veremediğimiz bir diyalog olsa gerek. Ölüm hakkında konuşmak TABU.
Seks ve ölüm,  Batı dünyasının gerçekleri arasında ele alınması en zor konulardan ikisi. Son yıllarda her ne kadar seks, kuyunun derinlerinden yavaş yavaş dış dünyaya açılmaya başlasa da ölüm konusu, halen yeraltı mezarlıklarının en dibindeki yerini korumaktadır.
Aslında bu iki konu neredeyse birbirinin tamamlayıcısı, biri doğum, biri ise yok oluşun habercisi. Hindu, Budist ve İslam felsefeleri, ruh ve bedenin iki ayrı  parça olduğunu savunur. Yani ölüm olarak adlandırdığımız ayrılıştan sonra da ruh, herhangi bir şekilde bu dünyadaki varlığını sürdürmektedir. Biz bunu, ölümlü dünyamızda nedense kabul etmekten korkuyoruz.
Kontrol edemeyeceğimiz bir dünyaya hazırlanmak için bu dünyada kontrolün bizde olmadığını anlamak olsa gerek, Mevlana’nın deyimiyle “ölmeden ölmeyi bilmek”. Ölümün bizim için olduğunu ve hayatımızın akışı içinde yaşanması gereken bir safha olduğunu kabul etmek, bizi gidenin yanında huzurlu ve dingin bir yol arkadaşı yapar.
Almanya’da, insanlara ölüm yolunda yardımcı olmak için 1.500 gezici, 179 sabit misafirhane ve 231 kısa süre kalınabilen dinlenme evi bulunmaktadır. Doktorlar, psikologlar, bankalar, ağrı merkezleri tarafından desteklenen bu evlerde, hastaları ölüm aşamasına gelmiş kişilere ve yakınlarına gerekli tüm destek sağlanmaktadır.
En önemli destek ise hastanın nefes alış verişini rahatlatmaktır. Nefesi ritmik bir hale getirmeyi başardığımızda, vücudumuzda oluşan rahatsızlık ve ağrı duyumlarında azalma olmaya başlar. Korkularımız ve endişelerimiz yok olur, vücudumuz nefesimizin etkisi ile daha yumuşak, daha akıcı olacağı gibi, meditasyon sırasındaki hale geçilip bir anda ruhun tam kendisine değilir.
“Zaman, değişimin meydana gelmesinde, soluklanma, içselleştirme ve uygulama için gereklidir.” Anonim
Dünyadaki zamanımızı iyi değerlendirmemiz dileğiyle. 

14 Mayıs 2013 Salı

Vedanta


“Kendini bulmak, kendini kaybetmekten geçer.”
İsa Peygamber
Birlik, tek Tanrı, dünyadaki amacımız,  ego nedir? Birlikten nasıl uzaklaşıyoruz? Tanrı var mıdır?
İçimizdeki huzursuzluk, doymayan bir arzular ve istekler zinciri, bizi bu sorularla meşgul ediyor. Hayatımızın amacının gerçekte bu sorulara cevap aramaktan geçtiğini fark etmeden, “gerçek dünya” dediğimiz yaşam alanımızda, para, zevk, seyahat, kariyer, çocuklar, evlilik gibi öğretilerin peşinden koşuyoruz.
“Tanrı’yı sevmek, hayatı yaşayabilmektir.” Bu cümle muhtemelen bir kitaptan alınma veya belki de gerçekten, kısa bir huzur anında, sadece duşta kulaklarımda çınlayan bir ses. 
Vedanta, Ayuveda’nın (Hindu tıp felsefesi) hayata dair altı görüşünden birini temsil etmektedir. Vedanta,  ruhumuzu yücelterek bizi birde buluşturan huzur ve mutluluğun kaynağını arayan bir Hindu felsefe okuludur.
Vedanta felsefe sistemi aşağıdaki düşünceleri koşulsuz şartsız kabul eder;
·         Tanrı’dan başka hiçbir şey yoktur... Tanrı, her şeyin kaynağıdır, her şey ondan doğar, ondan destek alır ve her şeyin açıklaması ondadır.
·         Gerçek sadece bir tanedir. Ermişler, onu değişik adlarla adlandırırlar. Yaşanan sosyal çevre ve deneyimler sonrasında dinlerin doğuşuna aracı olan peygamberler ise her zaman bir olduğumuzu söylerler.
·         Ruhumuzun gerçek doğası ilahidir ve evren içinde insan ruhu olarak tezahür eder. Başka bir deyişle, her birimiz Tanrı’nın mirasçılarıyız; ölümsüz, kesin mutluluğun çocuklarıyız.
·         Hayattaki ilk ve tek amacımız ise kendi yaşam deneyimlerimiz aracılığıyla içimizdeki ilahi doğayı keşfetmektir.   
Vedanta felsefe okulu, MS 8. yüzyılda öncellikle Tanrı’nın nihai doğasında “kendini gerçekleştirme” felsefesi olarak ortaya çıkmış, MS 9. yüzyılda da Vedic kurallarla tanımlanan bir felsefe haline gelmiştir.
Vedanta, bir kitapta toplanmayan ve tek bir felsefe kaynağına bağlı olmayan bir felsefe türüdür.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Yaşamın İçinden Dingince Geçmek


Bundan tam 6 yıl önce, kırmızı bir surat, çantam bir yerde, yakam kaymış, ben benden çıkmış halde çaldım Birol Bey’in kapısını, açtığında bir sakinlik;
− Geç kaldım, pardon.
− Daha işim bitmedi, salona geçin ve bekleyin lütfen.
Pek de iyi tanımıyordum Birol Bey’i, hem utandım hem de biraz kızdım. Ben bütün trafik kurallarını ihlal ediyorum geç kalmamak için, o ise daha işim bitmedi, diyor. O yaz günü, beni terapi için odasına aldığında;
− Saatinizi çıkarın.
− Nasıl, o zaman nereden bileceğim nerede, ne zaman, nasıl ve ne gün olmam gerektiğini. Ya bugünkü gibi tam vaktinde orada olamazsam.
− Bugün saatiniz olmasına rağmen geç kalıyordunuz değil mi?
Ne diyeceğimi bilemedim. Bir anda evet, evet, ne olmuş yani, ee, deyip dil çıkarsam? Bir de korku sardı her yanımı, saati bilmeyince, her şeye yetişemeyeceğimi düşündüm bir anda, hatta telefonlar, e-mailler, onlar ne olacak, hepsine zaman ayırmak gerek, ama saatim olmazsa zaman ayıramam, hatta zaman da olmaz.
O gün çıkardım saatimi korkarak, tam 6 yıl oldu. Zaman mevhumunu kaybettim, artık ne zaman kısıtlaması ne zamanı iyi planlama ne de programlar kaldı. Hatta saat mevhumunu da yitirdiğimi bugün anladım. Her birimizin süper akıllı telefonlar sayesinde, saatlerimizin yanı sıra, sayaçlarımız ve kronometrelerimiz bile var. Yoga egzersizleri sırasında hareketin içinde (söze dikkat çekmek isterim) yeterli süre kalabilmek için sayacı ayarladım. Sürenin bitiminde her ne kadar hareketlerin uzunluğu bana bir dakika gibi gelse de tam 45 dakikayı hiçbir şey anlamadan geçirmiştim.
Hâlâ bir kontrol bağımlısı olsam da artık zamanın sonsuz olduğunu kavradığım bu evrende yaşamayı, onun içinde dingin kalmayı ve endişesizce hareket etme özgürlüğümü çok seviyorum.

7 Mayıs 2013 Salı

Vücuttaki Tapınağı Tanımak


“RAB İnsanı topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece İnsan yaşayan varlık oldu.”                                                                                                                                                             Genesis 2:7
Bir nefesle var olduk. Nefesimiz, yeryüzündeki tapınağımıza can veren, besleyen, her eyleminde yanında olan ve Tanrı’nın varlığını hatırlatan ışık.
Nefesimiz kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi, ne kadar sağlıklı olduğumuzu gösteren görünmez ışık.
Yoga hocam Pınar,  bana tercüme etmem için Donna Farhi’nin bir kitabını vermişti. Ta geçen sene. Nedense bir türlü kısmet olmadı o kitabı okumak ve tercümesini hazırlamak, hocamla yeniden derslere başladığım şu günlerde, teyzemin nefes alış verişten kaynaklanan hastalığı ve ders verdiğim gruba hazırladığım çakra tercümeleri, “Breathing Book”un bu sayfasını bana açtırdı. Kök çakra, bu dünyadaki varlığımızı kabul etmemizle ilgili olan çakramız. Aşağıda anlatılan nefes alış verişinin sürekli olması sonucunda kendimiz ile bağımız kopacağı gibi, var olan canımız yani yaşamımız ile de bağımız kesilecektir. 
Ciğerlerin nefes almaması
Nefes almayan ciğerlere sahip kişiler, göğüs kafesinde nefes alıp veren kişilere benzeyen bir görünüm sergileseler de onların tamamen değişik bir yaklaşımları ve duruşları vardır. Göğüs kafesine alınan nefeste, karın kasları içeri doğru çekilir ve sanki nefes bir yerde tıkanıklığa uğrar, ancak nefes alınmayan ciğerlerde durum tamamen farklı, bütün vücut aşağı doğru bir eylemde bulunur. Göğüs kafesi kendini aşağı bırakırken, omuzlar vücudun üstüne doğru kapanırcasına öne ve aşağı doğru kamburlaşır, karın öne ve dışarı doğru büyür, vücut yorgunluktan çökmüş bir hal alır. Bu durumda vücudumuzun alt bölgesinde, karın bölgesindeki organlarda ve kaslarda neredeyse hiçbir hareket meydana gelmez. Karın bölgesindeki yumuşak organlarımız şişkin ve cansız bir halde dururken, kalp ve akciğerlerimiz yorgun bir halde karnımıza doğru baskı uygularlar. Bu tür bir nefes alma, çoğunlukla kilo sorunu olan ve/veya depresyondaki kişilerde ortaya çıkmaktadır.
Zihin, beden ve ruh bütünlüğü yani nefes, hareket ve anın farkındalığı, bütünlüğümüzü yeniden keşfetmemizi sağlar.

2 Mayıs 2013 Perşembe

Bütünlük


“Unity in diversity”. Bu ifadeyi iki şekilde çevirmeyi düşündüm; “bütünlük içinde çeşitlilik” ya da “teklik içinde benzemezlik”.
Bu, Almanca konuşan ülkelerde yayımlanan Yoga Journal dergisindeki “Editörün Sözü” bölümünün başlığı idi. Adlandıramadığım bazı farklılıklara anlam kazandırdı bu başlık.
Doğum ânımızdan itibaren bir benzemezlik içinde yaşamaya ve ayrımı hissetmeye başlıyoruz. Her uzvu aynı olan, ancak birbirinden dilce, dince, renkçe, nitelikçe, gövdece farklı olan varlıklar halinde dünyada yerimizi alıyoruz. Ayrılıklar sadece bu kadarla kalmıyor; duygusal, mahalle, sınıf, okul, ast üst, zengin fakir ve daha bir sürü sayamayacağım ayrılık sarıp sarmalıyor bizi. Ergenlik çağımızda da erkek kadın ayrımı tam anlamıyla başlıyor.
Önce özümüzü kaybediyoruz ve özümüzle özgürlüğümüzü. Sınırlı bedenimizin içine sığmaya çabalarken bedenimizdeki sınırlılıklar bizi rahatsız ediyor. Küçük, büyük, uzun, zayıf, şişman derken “dualite” yerine “sonsuzlualite” yaşamaya ve tamamen yok olmaya mahkûm oluyoruz.
Hintlilerin kutsal kitabına göre, 40’lı yaşlarımızda yeniden hayata atılma ve insan olmanın sorumluluklarını yüklenme zamanı geliyor.  
Yeniden hayatla tanışma, sadece yapacağımız dışsal değişikliklerden geçmiyor, özümüzü aramayı, onunla tekrar tanışmayı ve onu içimize almayı gerektiriyor. Tekrar vücudumuzla ve onun kasılan alanları ile tanışmamızı, neden ve ne zaman rahatsızlık çektiğimizi, neden o rahatsızlıkları hissettiğimizi anlamamızı ve taa derinlerdeki yaramızda hangi bilgilerin yerleştiğini görmemizi gerektiriyor.
Şimdi matıma her uzandığımda kendimle ve o ânın getirdikleri ile baş başa kalabiliyorum. Kendimi görmekten ve kendimle bütün olmaktan mutluluk duyabiliyorum. Yoga ile öğrendiğim bu şuurlu, hissederek yaşamı gün içine aktarabilmek; yaşanan ânlardan hangilerini önemseyeceğimi, içimde tutacağımı, hangisini tutmak istemediğimi anlamama ve karşımdakileri de anlayarak cevaplarımı hissederek vermeme yardımcı oluyor.
Ânı matın dışına taşıyabilmek ümidiyle...