31 Ekim 2013 Perşembe

Yeniden Başlayan Hayat

Mağazalarda, hep daha iyisi, daha da güzeli var; insana hizmet eder gibi görünen, ama daha çok insanın ruhuna, bedenine ve zihnine zarar veren ürünler sunulmakta. Son günlerde zaman hızlı aktığı gibi, ürünlerdeki değişkenlik de fazlalaştı, her gün yeni bir ürün, tüketecek yeni bir spor, yeni bir akım mağazalarda, insanların dilinde dolanıyor.
Memnuniyet, huzur, hoşgörü, şefkat, konuşma, empati, imece, sosyal yardımlaşma gibi düşüncelerin yerine zenginlik, güç ön plana çıktı. Araştırma, ilgi, yerini  moda olan yemek, spor, düşünce, giyim tarzına bıraktı. Çevrecilik ve zihin, beden ve ruh üçlüsü bile moda akımı oldu.
Moda akımlarında bile zenginlik ve fiyat yüksekliği; sporun, yemeğin, hayatın, yaşam tarzının hatta felsefenin önemini belirler oldu.
Yetişen nesil de unutulmuş değerleri tamamen gözden yitirmiş bir halde kendisini hayatın içinde buluyor; bazıları daha az zararla hayatı yaşarken diğerleri olmayacak yollara sapıyor. Yoga bile son günlerde moda bir akım olma yolunda hızla ilerliyor. Tek farkla. Yoga hayatımıza girdiği anda değişim kendi içimizde başlıyor.
Almanya’da, eski Türk filmi kıvamında bir kitap yayımlandı, adı “Leben Reloaded” (Yeniden Başlayan Hayat, Dieter Gurkasch). Hayatı hızla yaşayan, zevkleri tüketip hızlı tüketimin içinde kaybolan ve sonunda adam öldürmeyle sonuçlanan bir soygunda yer alan biri. Hapisten kaçan, polisle çatışırken  neredeyse hayatını kaybetme raddesine gelen bu adam, hapishane duvarları içinde yoga ile tanıştı, 25 senelik hapishane tecrübesinden sonra şimdilerde o duvarların içinde yoga öğretmeye başladı.     

Hayat yolculuğumuz, hep bir öğrenim. Yaşamın farkındalığı, çocuklarımızı, bizi ve bütün dünyamızı yok olmamıza neden olacak tüketim oburluğundan koruyacak tek etken yol. Dünyamızın; ruh, beden ve zihin sağlığı adına değişimin kapılarını açık tutalım. 

29 Ekim 2013 Salı

Dönüşüm

Ellerini tam kalbinin önünde birbiriyle birleştir, çeneni kalbine doğru eğ, bağdaş kur. Ve bir an için kendini dinle, kalbine boyun eğ ve ona daha da yaklaş....
Hayatın, farkında olan hizmetkârı mı yoksa umarsız kölesi mi olmak daha iyi?
Annemle tartışmalarım, kalbime dönüşlerimi zorlaştırıyordu. Kalbime her dönüşüm, öfkemle yüzleşmemi gerektirdiğinden yoga yapmaktan kaçmaya başlamıştım.
Bu sabah tekrar ellerimi kalbimin önünde birleştirdim ve kölelik zincirlerinden kurtulmak için yardım istedim. Yardım isterken, annemin bana karşı davranışlarına benim de aynı şekilde karşılık verdiğimi fark ettim. Devamlı bir savaş içindeydik. O bana taş attığında, ben ona kaya fırlatmaya başlamıştım. Bunun sonu yoktu ve sadece onu değil, beni de sürekli köşeye sıkıştıran büyük bir gücün altında ezilmeye mahkûm ediyordum kendimi.
Omuzlarımı iyice geriye aldım, göğüs kafesimi iyice açıp kalbimin derinliklerine ulaşabilmek için savaşmaya hazırlandım, kollarımı arkaya uzattıkça, ta derinlerden kendisi olmayı özlemiş bir çocuğu alıp çıkardım. Kalbimi açtıkça, negatifliklerim buharlaştı, ağırlıklarım hafifledi, bileklerimi ağırlaştıran ve acıtan zincirler çözüldü.
Her adımımı uzaktan bakarmışcasına izledim, ne kendimle ne de annemle savaştım, sadece yaptığım her hareket, söylediğim her sözde kendimi dinledim. Yeni gözlerle ve yargısız bir saflıkla bakışımı kendime ve dünyaya çevirdim. Gözlemledikçe beni gördüm, etrafımı algıladım, her nefes alışımda vücudum esnedi, ruhumun alanı genişledi, genişleyen ruhum yeni yöntemler bulmaya başladı. Dar yollar yerini genişlere bıraktı. Geniş yollara yeni sokaklar eklendi ve sonsuzluk içinde bir yolculuk başladı.

Namaste....  

25 Ekim 2013 Cuma

Mantra

İlahiler söylenmesi, ilahilerin tekrarlanması, “hu hu” seslerinin yükselerek devamı, orgun tınısı, neyin düz sesi.
Yoga yaparken sürekli düz bir davul sesi, ince tiz sesler, sistematik sesler, ritim hep daha derine doğru ilerlememi sağlıyor, hatta meditasyona girerken sürekli bir mantra tekrarı kafamın tüm düşüncelerden daha kısa sürede temizlenmesine yol açıyor.
Nedir bütün dinlerin arasındaki ortak “mantranın” sırrı; Kabir Helminski’nin bundan senelerce önce Reiki Master’ımın ısrarıyla aldığım, tamamını okuduğum ama tam da anlayamadığım kitabını tekrar elime aldım bugünlerde, orada buldum mantranın sırrını:
“O sana rehberlik ettiği gibi, sen de Allah’ı anımsa. Bakara Suresi 2/198
İnsanı yanıltabilecek derecede sade olan bu cümle, anımsamamızı emretmekte ve bu anımsamaya Tanrı’nın ‘rehberliği’ ile yöneltildiğimizi belirtmektedir. Anımsamak, sözünü etmek, hatırlamak gibi anlamlar içeren Arapça’daki zikir sözcüğünün aynısıdır mantra veya Latince rememorari. Anımsamak, basitçe geçmişten bir şeyi çıkarmak değil, onu zihne çağırmak, kişinin bir şeyi kendi farkındalığı içinde tutması halidir. Bizim içimize yavaş yavaş anımsamayı yerleştirmiş olan bir tarafından anımsamamız anımsatılmaktadır. Çünkü bizim anımsamamız, O’nun anımsamasıdır. Anımsama herhangi bir zamanda, biçimlerin ötesinde uygulanabilecek bir doğa kanunudur.” Bilen Kalp – Kabir Helminski
Allah, Buddha, God, El Adl, Er Rauf... Artık tanımı size kalmış. Adıyla çağırıldığında bize en içten duygularıyla cevap veren tanrıyı hissetmek için yapılan bu sesleniş, sevginin ne olamayacağını anlamamızda ve her gün mutluluk olarak düşündüğümüz ve kendimizi attığımız ateşleri biraz olsun söndürmemizde bize yardımcı olur.

Gününüze 10 dakikalık sevgi ışığı ile başlamanız dileğiyle...

24 Ekim 2013 Perşembe

Yeni Ufuklar

Sonsuzluğumuz ufkumuz kadar geniştir.
“Hakikaten biz de buraya taşınsak.” dedi teyzem.
“Bence de teyze, siz taşının, ne var ki Ankara’da.”
“Dün Zuhal söyledi, burada da güzel bir briç kulübü varmış. Enişten oraya gidince mutlu olur. Bu sayede sıkılmaz, ben zaten uğraşacak şeyler bulurum.”
“Aa, bakın teyze sizin komşular...” diye gülüşürken annem girdi araya;
“Yaa, nereye gideceksin Nuran, zaten alışamazsın, hiç kimseyi tanımadan, insan yalnız kalır.”
Arabada bu sabah hem bunları düşünüyor, hem de “I am not afraid from death but more afraid from not to try...” sözleri ile süregiden bir şarkıyı dinliyordum.
Dünyaya geldiğimiz gün itibarıyla biliyoruz, öleceğimizi. Ölüm değil bizi korkutan bence, nereye gideceğimizi bilmemek, kimlerle olacağız ve en önemlisi nasıl davranacağız. Hiçbir şeyini bilmediğimiz bir dünyaya açılan bir kapı aslında ölüm.
Her zaman, beklentilerimiz, isteklerimiz ve hayallerimiz ile yaşıyoruz. Bu hayaller gerçekleştikçe yerleşiyoruz, şimdilerde moda olan deyimle “Kökleniyoruz”. Bir yerlere kök salmaya ve olduğumuz ortamı, konforu ve alıştıklarımızı bırakamaz hale geliyoruz. “Kökleştikçe” de hareketsizleşiyoruz.
Meraklarımız, isteklerimiz, hayallerimiz, yerini konfora, alışkanlığa bırakıyor. Esnekliğimizi kaybediyoruz, hem bedende hem zihinde, ruhumuz ise saflığını yitiriyor. Gençliğini yitiriyor hepsi, o heyecanı, o serüven arayışını. Hatta serüven yoluna çıkanlara da “Deli, zerdüşt, âşık” diyoruz.
Zamanı yok denemenin, esnemenin. Her sabah nefes almaya odaklandığımda, korkularımı yoga odamın kapısının dışında bırakıyorum, odaya girdikten sonra mata çıkmadan suçlarımın olduğu pelerini bir kenara koyuyor ve çıplak halimle mata adım atıyorum. Çıplak kalıyorum çünkü bütün ağırlıklarımı matın dışında bırakıyorum. Esnedikçe ufkumun genişlediğini ve yeni ufukların açıldığını hissediyorum.

Her açılan yeni kapı olayları değişik açılardan görmemi, alışılagelmişleri yeniden ve bambaşka bir biçimde yaşayabilmemi sağlıyor. Açılan her yeni ufuk, beni benim olan saflığa geri götürüyor, her yeni ufuk beni sevgi ile kucaklıyor. 

22 Ekim 2013 Salı

Coelho’dan “Koruyucu Melek”

Koskoca ahşap ancak eski bir kapı, zaman içinde şişmiş, menteşeleri paslanmış, kapının arkası o kadar dolu ki açılmasın diye artık paslanmış zincirlerle iyice çevrildikten sonra, koskoca bir kilitle kapanmış, doluluktan ve eskilikten çatırdayan bir kapı, kenarı yeşil ve pembe ışıklarla çevrili...
Nefes terapisinde gördüğüm bu kapının her nefes alışımda biraz daha açıldığını ve çatırdağını hissediyordum, en son seansımda tamamen acılı ve sancılı bir şekilde geçti, canım yandı. Bu terapinin sonunda yoga ile tanıştım.
Senelerce içimde, anlayışımla biriktirdiğim acıları, kavram karmaşalarını, ayıpları, utançları, kurbanları, büyüttüm kapının ardında. Yoga ile artık o kapılar açıldı, önce çıkamadı ses, sadece içten içe söylenmeler; sonra yükselen sesler kafamın içinde cırcır böceğinin uğultusuna dönüştü; şu son zamanlarda nehirler gibi akışta o sesler, taştı; olduğu gibi gürül gürül.
“Tanrı’ya inanmıyorsun sen. İnansan ondan başka kimsenin seni cezalandırmaya hakkı olmadığını bilirsin.”
“Biliyorum.” dedi Paulo.
“Hayır, sen kendini cezanlandırdığın sürece ona karşı hep büyüklük taslıyor olacaksın. Oysaki o sana nefreti, aşkı, merhameti, işkenceyi, güzeli, çirkini her karşıtlığı kullanman için verdi. Sense günah işlemekten, utandırmaktan ve utanmaktan korktuğun için hep kendini cezalandırdın.”
Bu sözleri Paulo Coelho’nun “Schutzengel” (Koruyucu Melek) kitabında okurken bütün hayatım bir anda gözümün önünden geçti; söylenen sözlerin anlayışımıza ektiği tohumların bizi ne kadar ezdiğini ve içimizde yok edici bir enerji yarattığını fark etsek de korkularımızın ve utançlarımızın arasına, ne yapacağımızı bilmeden sıkışıp kalıyoruz.  
“Hakikat’in kendisi olarak bir zıddı yoktur. Yanlızca şekil aracılığıyla bakıldığında karşıtı vardır, İblis’in Âdem ile karşılaştırılması, Musa’nın Firavun’la karşılaştırılması ve İbrahim’in Nemrut’la karşılaştırılmasında olduğu gibi. Azizlerin ‘karşıtları da’ bir amaca hizmet etmiştir. Azizler, karşıtları sayesinde tanınmıştır.” Mevlânâ (Sufinin Hayat Rehberi, Neil Douglas-Klotz)

Deneyimlerimiz, anlayışımız, algılarımız bizi kirletmelidir ki hayatla tanışıp temizlenmeyi, onu doya doya yudumlamayı öğrenelim. Bu yüzden her yaşadığımıza şükretmeyi ve her yaşadığımızı olduğu gibi yaşamayı, bırakıp olduğu gibi akmayı öğrendikçe gerçeğin temeline doğru yol almak da mümkün hale geliyor.

10 Ekim 2013 Perşembe

Kurban Bayramı

Herkesin telaş içinde nereye gideceğini düşündüğü bir tatil zamanı haline geldi. Eskiden illa bayram sabahı büyüklere gidilir, elleri öpülür, sonra da topluca yemek yenirdi. Şimdi o da kalmadı.
İbrahim’in dininde ise kurban edilenin kuzu, koyun ya da dana olmadığını okuyabiliyoruz. Kurban insanın kendisi, kendi nefsi, kendi canı, kendi saydığı her şey, İngilizce söylenişiyle “Iness”.
Ben bu kelimeyi ego olarak kullanmanın yanlış olduğunu gene yoga ile öğrendim. Yoga ile kurban etmenin anlamını da öğrendim.
Ben, benden vazgeçmez isem, denizde ben bir damla olurum,
Olurum da tek damla kalırım,
Denizin her bir damlası bana karışmaz,
Ben de o denizde sonsuza kadar akıp gidemem.
Buhar olur kalırım
Teslimiyetin derin sularında akmak ise tekrar insan olmayı, kâmil insan, budha olmayı gerektiriyor. Sri Aurobindo’nun “Yoga Sentezleri” adlı kitabında şu açıklama yer alıyor;
“Budha olmanın her ne kadar birçok etabı var ise de, bunu daha basitleştirmek ve toparlayabilmek için burada sadece üç temel etabı ele alacağız;
İlki ilkel hükümler olarak adlandırdığımız ve bir şeyin iyi veya kötü olduğuna karar verebildiğimiz haldir. Bu güçlü hatıraların, duyguların ve içgüdülerin sonunda sözcüklere döktüğümüz hükümlerdir. Düşünceyle birleşmemiş bir güçtür bu.
Bundan sonraki adımda olgunlaşmış Buddhi, muhakeme etme yeteneğine sahip, daha makul, daha dengeli ve hayatın felsefesi ile uyumlu bir gerçekliği sözcüklere döker. Bu, temelde uygulamaya yönelik, amacın ve mantığın birlikte yol aldığı bir dönemdir. Bu etapta, Buddhi artık seçme veya birleştirme yoluyla ahlak kurallarıyla yaptıklarını uyumlu hale getirir.  Bu etap, eğitimli ve okuma yoluyla bilgiyi kazanmış günümüz insanının geldiği bir etaptır.
Son ve kurban edilenlerin sayesinde ulaşılabilen ‘Prajna’ ya da kâmil insan mertebesinde ise saf gerçek aranır; yani doğanın kanunlarıyla uyumlu, bütün dış dünyanın yanılsamalarından arınmış, bütünlüğün içinde tekliğe ulaştıran etaptır.”
Aurobindo, aslında hiçbirimizin bu mertebeye yükselmediğini, bunu aslında içimizde taşıdığımızı, bu etabın sadece herkesin içindeki “saklanmış mücevher” olduğunu belirtiyor.

Kurban Bayramı’nda içimizdeki mücevherin yol haritasını bulmak dileğiyle.

8 Ekim 2013 Salı

Ahimsa

Kötülük etmek, incitmek, zarar vermek, baskı yapmak, özgürlüğünü kısıtlamak....
Asanaları ne kadar iyi yaparsanız yapın, meditasyonda ne kadar başarılı olursanız olun, herhangi bir şekilde karşınızdakileri sözlü, fiziksel, psikolojik ve zihinsel olarak incittiğinizde, yoga yapmanızın size ne fiziksel, ne zihinsel, ne de ruhsal herhangi bir yarar getirmesi söz konusu olur.
“Sözlerine dikkat et, her biri sana geri dönecektir.”
Yoga’yı aslında anlatan ve şekillendiren en güzel düşünce biçimi AHİMSA. Kimseye dayatmadan, olmanın en iyi olduğunu düşündüğün şekilde olmanı sağlayan tek kural.
Shri Brahmananda Sarasvati, “Yoga Psychology” adlı kitabında bu kuralı çok güzel dile getirmiş;
“Kimse, kendini incitmeden bir diğerini incitemez, çünkü yaralar psikolojik planların sonucunda var olurlar.  Sözel yaralama, fiziksel ve ruhsal yaralamadan daha korkunçtur. Fiziksel bir saldırı sonucunda sadece fiziksel bir yapıyı yaralayabilirsin, oysaki sözel saldırı sonucunda, bedensel ve ruhsal yapılar tamamen imha edilebilir. Ve ruhsal saldırı ile ruhu bile imha etmek mümkündür.”
İşte bu yüzden yoga özgürlüktür. Başladığınızda sadece kendi iradenizle başlayabilir ve bıraktığınızda sadece kendi iradenizle bırakabilirsiniz. Herhangi bir tarikat veya din baskısı olmadan bu felsefeye giriş ya da bu felsefeden çıkış yapılabilir. Et yiyen de yemeyen de, bu görüş içinde birdir. Et yemeyenin tek özelliği, tam anlamıyla her türlü eziyet ve zarar vermeden kendini çekmeye çalışmasıdır.
Öfke dolu bu dünyada, hem kendini, hem karşısındakini, doğayı, hayvanları ve bitkileri korumayı gerektirir, yogaya başlamak. Bitirmek ve ondan kopmak pek de mümkün olan bir durum değildir. İnsan olmak ta kemiklerimize, kaslarımıza ve derinlere işledikten sonra tekrar en ilkel halimize dönmek hiç de kolay değil.
Çocukluğumdan beri hep gözlerimin dolduğu bir Türkçe şarkı vardır, tam da yogayı anlatır;

“Bütün dünya buna inansa bir inansa hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa birlik olsa
Uzansak sonsuza...”

3 Ekim 2013 Perşembe

Jnana Yoga – Bilgi Yolu

Yoga Çeşitleri adlı yazımda bahsettiklerimden biri de Jnana Yoga'ydı.
Nyāya felsefi ekolüne bağlı olan Jnana Yoga, kendini adamanın yolunun bilgiden geçtiği savını ortaya atmıştır. MÖ 600 yılında Gautama tarafından kaleme alınan ve 5 kitaptan oluşan Nyāya Sutralar, vedalarda bulunan bilgileri belirli bir yönteme bağlayarak Tanrı’nın varlığını kanıtlamayı amaçlanmıştır. Bu ekolün takipçileri, dünyada bulunan mutsuzluk ve acılardan sadece gerçek ve mantıklı bilgi aracılığıyla kurtulunabileceğine inanmaktadırlar. Jnana Yoga, “kim olduğumuzu ve burada ne deneyimlediğimizi” araştırır. Daha çok akla uygun, mantıklı kişilere uygundur.

Ferhan Hoca, hoca olabilmek için dersler vermemiz gerektiğini söylediğinde herkese söylemenin en iyi yol olduğuna karar verdim. Dört kızımız hariç, işyerindeki babamın sekreteri, kimyagerimiz ve bir çocukluk arkadaşım duyuru yaptıklarım arasında idi. Çocukluk arkadaşım Banu, çok mantıklı, aynı zamanda kaderci olmaya başlayan, ama ruhaniliğe pek de sıcak bakmayan bir kişiliğe sahiptir. “Yani kimseyi bulamazsan senin için kurban rolünü oynarım, ama bulursan lütfen bana bulaşma” dedi. Neyse gel zaman git zaman, görüşmelerimizi ben anlatıyorum, o dinliyor. Sevgili eşi ise tam bir kalıplar adamı, hoca, politik yazar. O daha da mantık adamı, Banu’nun yanında. Artık değil, şubat başından beri ders alıyor. Resimler, rahatlama derken ocak ayında “Hakikaten rahatlıyor mu insan!” dedi. “Evet” deyince “O zaman bana bunu bir yaptır” dediğinde şaşkına döndüm. Her dersimizde deneyimlediklerini gözden geçiriyor. Rahat uyumanın yanı sıra, ne kadar da kasıldığını fark etti. Her deneyim onu daha da kendi varlığına götürürken beni de yogayı daha değişik bir açı ile ele almaya itiyor. 

1 Ekim 2013 Salı

Yavaşlamak

Bir şeye başlamak, bir şeyi bitirmek kadar zormuş.
Şu sıralar, her elimi atışımda ağırlaşan ve bir türlü bitmek bilmeyen bir kitabın tercümesini yapmaktayım.
Ne ümitlerle başlıyoruz, ne hayallerimizi ona yüklüyoruz, istediğimiz gibi olmayınca da kafamızda ne düşünceler geliştiriyoruz.
İşte yoga asanaları da aynı hayatımız gibi, başlıyoruz, asanaya giriyoruz, bazen mutlu, bazen üzgün, bazen sinirli, bazen de boş çıkıyoruz. Her zaman bir amaç, bir dilek, bir istek ile başlıyoruz yaptığımız işe. Gönül koyuyoruz. Kalbimizi veriyor, sonra istediğimiz gibi gitmeyince de kırılıyoruz. Her seferinde teslimiyetten uzak, olana bitene hükmetme peşindeyiz.
Sokakta bir adamı izliyordum, adam dolmuşa el salladı karşıya geçerken, dolmuş karşıda adamın beklediğinden ileride durdu, adam koşarken adımları yavaşladı ve bir anda durdu. Nefesi mi yetmedi, yoksa oraya mı yürümek istemedi, dolmuşçu elini sallayıp yürüdü ve adam sinirle arkasından mırıldandı.
İşte biz de hayatımızı her gün bu tempo içinde yaşıyoruz, bıraksak da ikinci dolmuş gelse, bıraksak da geç kalsak, bıraksak da yüzümüz hemen asılmasa…

Yavaşça sadece orada olsak, sessiz, görüldüğümüzü, sevildiğimizi bilerek ve yaşadığımız her anın tadına vararak.