25 Aralık 2014 Perşembe

En saf hal



Çok eski zamanlarda Japonya’da bir hırsız varmış. Bu hırsız hiçbir şekilde yakalanamamış, hatta evine gireceği kişileri de girmeden uyarırmış. “Bu akşam dikkatli ol, geleceğim.” diye. Gene de yakalanmamış. Her geçen gün ünü daha da artmış ve artık herkes kendini, onun evine girmesinden dolayı özel hissetmeye başlamış. Seksenli yaşlarına geldiğinde oğlu bir gece, “Baba sen çok ünlü bir hırsızsın, mesleği devam ettirmem için sırlarını bana anlatmak istemez misin?” demiş.
Hırsız, “Bu bir sanat olsaydı zaten sen sormadan anlatırdım, ancak bu ne bir zanaat, ne bir beceri, ne bir vasıf, ne de bir ustalık. Bu sadece bir hüner işi, eğer istiyorsan sana bir şans vermeye hazırım, belki hünerin bir köşesinden sen de tutabilirsin.” demiş.
Beraberce imparatorun sarayına gitmişler. Babası, sanki kendi evinde bir iş yaparmışçasına sabır ve sükûnet ile tek tek tuğlaları yerinden çıkararak bir delik açmış duvara, o delikten içeri girmişler. Baba, sanki günlük yürüyüşünü yapar gibi, gece dünyanın en tehlikeli yeri olan sarayda sessiz ve sakin adımlarla yürüyormuş. Oğlan endişe ve korku ile dolmaya başlamış bile. “Neden babam buraya girdi ki, keşke daha fakir bir evden başlasaydı.” gibi düşünceleri aklından geçirirken sarayın en dipteki odasına girmişler.
Hırsız, “Dolabın içine gir, orada imparatorun en değerli hazineleri var, sen onlardan istediğini al, ben seni dışarıda bekliyorum.” demiş oğluna.
Oğlan dolabın içine girmiş, gördüklerini şaşkın gözlerle seyrederken babası kapıları kapayıp kilitlemiş ve “Hırsız var, hırsız var!” diye bağırmaya başlamış. O anda oğlan ne olduğunu şaşırmış, babasına kızacak hali de kalmamış ve ne yapacağını bilmez halde dolapta donakalmış. Kalabalık, etrafta koşup her yeri ararken, bir hizmetkâr dolaba bakmış, kapılar kapalı. O sırada içeriden fare sesine benzer bir ses duymuş. Elinde mum, dolaba doğru yaklaşıp kapıları açtığında oğlan can havliyle dolaptan fırlayıp koşmaya başlamış. Aynı madalyaya koşan bir atlet gibi saraydaki bütün nöbetçilerin arasından sıyrılmış ve geldiği delikten çıkmış, saray görevlileri de ardından. Koşarken birden uçurumun kenarına gelmiş. Bir an soluklanan çocuk, büyük bir taşı alıp uçurumdan aşağı atmış, taşın gürültüsü vadide çınlarken o yoluna devam etmiş. Kralın askerleri ellerinde meşaleler, uçurumun kenarında durup uçurumu aydınlatmaya çalışmışlar ve küçük patika yola girmeden geri dönmüşler, hırsızın atladığını düşünerek.

23 Aralık 2014 Salı

Osho



“Size dinsiz olmayı öğretiyorum ve
Size çocukların saflığını bulmanızı öğütlüyorum.
Size Mucizeyi anlatıyorum ve
Var olmanın gizemini açıklıyorum.
Size bunları inceleyip araştırmanızı değil, onların tadını çıkarmanızı ve
Onları bir teori haline getirmeye çalışmak yerine onlarla dans edebilmeyi öğrenmenizi öğütlüyorum.
Bütün varoluş müzik ile dans ediştir, insanoğlu hariç.
İnsanoğlu bir mezarlığın parçası haline gelmiştir,
Ben sizi oradan çıkmaya çağırıyorum.”
                                                                              “The Sword and the Lotus”- Osho Rajneesh

Korkularımızın içine hapsolmak ve acıların verdiği bir anlık zevki tatmak yerine onları fark edip tanımaya başlarsak, onlardan kurtulma savaşı vermek yerine seçenek üretmeye başlayabilir, bu seçeneklerden istediğimizi alabiliriz.
Seçenek ürettikçe, çoklu seçeneklerin içinde kaybolmak yerine, yaratma ve anda kalma gücümüzle karar verme yetimizi harekete geçirebiliriz. Kendi seçtiğimizle var olmanın tadını yaşayabiliriz.
Namaste…

18 Aralık 2014 Perşembe

Kendimi tanıyorum



“Sizin bir tek kişiliğiniz var ve bu iyi ve kötünün ötesinde.” Deepak Chopra – Gölge Etkisi

Biz, içinde yaşadığımız dünyaya karşı gelmeye, onunla yaşamaya, ondan daha değişik olmaya, kabul edilmeye, sevilmeye ve birlik olmaya çalışırız. Çalıştıkça olmayanların altında ezilip yalanlar söyler ve o yalanlara inanmaya başlarız. Ondan sıkılıp yeni yalanlar aramaya, bulmak için gezmeye, okumaya, yeni sosyal alanlar, yeni görevler ve böylece yeni kişilikler yaratmaya çalışırız.
Doğduğumuzda boş olan içimizdeki kara tahta, artık kendi yarattığımız yalanlarla doludur. Bu yalanları tekrar silip baştan yaratmak ise önce buradan çıkmak istemeyi gerektirir. Çünkü her bir sırrımız, ta derinlere gömdüklerimiz, bir gün karşımıza çıkacak ve bizi daha da yoracaktır.
Farkındalık, cesaretimizi ele almaya, bilinçsizce savaştığımız gölge yanlarımızı onlar çıkmadan ortaya çıkarmaya yarayacak ve onlarla bilgelik ile anlaşmamızı sağlayacak tek aracımızdır. Ne yaptığımıza ve nasıl yaptığımıza gerçekçi bir bakış açısı, bizim her iki yönü de kullandığımızı anlamamızı sağlıyor.
Şimdilerde sürekli olarak hem bedensel hem de okuyarak yoga çalışıyorum. Okudukça anlıyor ve anladıklarımı, çoğunlukla olmadan hayata geçiriyorum. Fark ettiğim şu: Hızla yapıyorum ve başarılarımdan zevk almaya başladığımda yaptığım işi bırakıyorum. Bu ikilemi hayatım boyunca yaşadığımı hiç fark etmemiştim.
Şimdilerde yapabilmenin, yapamamanın, yaparken kendimi dinlemenin, bir daha bakmanın, başka yolu olup olmadığını araştırmanın tadına varıyorum. Olmayınca neler olduğunu, başarısızlıkla neler yapılabileceğini, sınırların zorlanmasının neler getireceğini anlamak için, kendimde “eski odunluk” olarak adlandırdığım kasılmanın, başarısızlıktaki utancın ötesinde yaşamayı öğreniyorum. Kendimdeki acelesizliği, yavaşlamayı ve durmayı tadıyorum. Kendimi tanımayı öğreniyorum.

Karmaşık görünse de mutluluk arayıp hep acı çeken, kötü ve umarsız çocuk rolünü üstlenen kişiliğimden mutluluğu arayana geçiş yapmak yerine, her tecrübenin, her duygunun altındaki yeteneğimi ve bilgeliğimi keşfetmeye doğru ilerliyorum. 
Namaste.

16 Aralık 2014 Salı

Boşluk



Mara (Farkındalık Düşmanı) ve tebaası köyleri gezermiş. Bir gün, bir köye geldiklerinde bir adamın olduğu yerde durup gülümsediğini görmüşler. Tebaası Mara’ya seslenmiş: “Biri daha salt gerçeği buldu, bu seni rahatsız etmiyor mu?” Mara, bir adama bir de tebaasına bakmış, adamı aşağılayan bir yüz ifadesiyle “Salt gerçeği buldu evet, şimdi de onu mutlak gerçek ve inanç haline getirecek.” diye cevaplamış.
Biz söylenenleri, gördüklerimizi, anladığımızı sandığımız her şeyi, bir forma sokmaya, form içinde tutmaya ve inançlar geliştirip kendimizi yönlendirmeye çalışıyoruz. Var olan tek gerçekliğin boşluk olduğunu bilerek her gün o boşluğun içinde yeni inançlar geliştiriyor, kendimize yeni dayanaklar buluyoruz. Başarılarımız ve başarısızlıklarımız, yapabildiklerimiz ve yapamadıklarımız, yaşamımız ve yaşayamadıklarımız için nedenler üretiyoruz.
Boşluğun içine atılan her taşın, birçok yere değdiğini ancak tutunmadığını; yeni gelen günün, anı yaşayarak öğrenmemizi, geçmişte olanlardan öğrenip yenide olacaklara dikkat etmemizi sağladığını anlamak, bizim için boşluğun içinde yanlızlığa işaret.
Oysa deneyimlerimiz çoğaldıkça zenginliğimiz her yönden artıyor, deneyimlerimizle bir dönme dolap gibi etrafımızı da zenginleştiriyoruz, sınırlarımızın olmadığını keşfettikçe bütünleşip tamamlanıyoruz.
Her gün bedenimle uğraşmadığım, asanaları yapmadığımda bedenimin nasıl gerilediğini, ancak her tekrarda daha iyi hale geldiğini, ara verince başka uzuvlarımı fark ettiğimi anladıkça bazen durmanın, bazen de yapmanın keyfini çıkarıyorum. Kendimize, kendimizi tanıma zamanı verelim ve sabırla ne kadar zengin olduğumuzu anlayalım.
Namaste…

11 Aralık 2014 Perşembe

Kılavuz

Kendi kendimizin kılavuzu olmak; kendi içsel çatışmalarımızla, korkularımızla, savunma mekanizmalarımızla, gurur ve kibrimizle, hatta kendimizin yansıtmalı benzetmeleriyle başa çıkmak demektir. Kılavuzun, yanlış yapmaktan korkmaması, tahminlerde bulunması, keşfetmeyi bilmesi, önsezileri ile oynaması ve sorumluluklarını almayı bilmesi gerekir. Sonrasında onları uygular, doğrular ve tekrar kontrol eder.
Yoga da bir kılavuzdur, bedenimizin kendi içindeki işleyişini, bilgi akışını, değişik görevlerin dağılımını anlamamızı sağlar. Kulak vererek yaptığımız her asana ile beden farkındalığımızı geliştirerek, yapacağımız işlerde, söyleyeceğimiz sözlerde daha duyarak yaşamayı öğreniriz.
− Ben bu kadar uykulu değildim, neden sürekli esniyorum, tam konu hakkında bir şey söyleyeceğim esniyorum…
− Nefes almaya çalışıyorsunuz, derin nefesler, daha hazır değilsiniz söyleyeceklerinize…
Denedikçe, neleri yaptığımızda başımıza nelerin geleceğini, denediklerimizin bize yararını, hayrını fark ediyoruz. O zaman bazen susup oturmayı, bazen sinirlenmeyi, bazen çekilmeyi, bazen zarar vermeyi ve daha ne yapılması gerekiyor ise onu yapmayı öğreniriz.
Deneyimlemek, bizim bilgi dağarcığımızın başlangıcıdır, daha ilerisi, bilgi ile kaynaşması ve herkesin kendi deneyimi ile zenginleşmesidir. Başkalarının deneyimleri bizi ne kadar zenginleştirirse zenginleştirsin; kendi deneyimlerimiz ve bilgimizle yeni görüş açıları katmayı, geçmişten öğrendiklerimizi anda harmanlayıp, yeniye deneyim zenginliğiyle başlamayı öğrenmemize yarıyor yoga. Bedenimizi tanıdıkça derinlere gitmemizi sağlıyor.
Yolculuğun sonu yok, nereye gideceğimiz ise tamamen bizim sınırlarımıza bağlı.

Namaste… 

4 Aralık 2014 Perşembe

İç yaşam

İnsan, gözlerini açtığı andan itibaren bir beden içine sıkışmış, zihnin verilerini bilerek ve yaşamı beden aracılığıyla deneyimleyerek yaşar hale gelmiştir. Biz, bunun pençesinden kurtulmak için sürekli arayış içindeyiz, deneyimlemeye, hayatın tadına varmaya çalışırız. Bütün bunları da ölüm korkusuyla veya geçicilikten kurtulmak için yaparız. İçimizde çatışmalar başlar. Bedenimiz ve zihnimiz, ölümü, ölümün bir zaman geleceğini bilir ve bu şekilde yaşarken, ruhumuz yaşamanın sonsuzluğunu bilir ve yaşamaya devam etmeyi sürdürmek için canlılığını her daim elde tutar.
Dualite, ilk olarak içimizde başlar. Bu, içimizde savaş halini doğururken, biz dünya ile de savaşmaya başlarız, ikilikleri, kutupları sürekli olarak deneyimler ve daha fazlasını ister hale geliriz. İştahımız giderek artarken bilgilerimizi, deneyimlerimizi de sürekli artırmaya çalışırız, dışsal öğrenim süreci bizim içsel öğrenime hazırlanmamızı sağlar.
Arzularımızı, gelecek planlarımızı, ölümsüzlüğümüzü sürdürebilmek için bedensel özgürlüğümüzü ele almaktır yoga. Bedenin sınırlarını aşıp kendimizi filmlerde seyrettiğimiz pozların içinde bulmanın, güçlenmenin farkına varmanın, şeklimizi değiştirmenin mümkün olduğu bir yerdir yoga aslında. Bedensel sınırlarımızı aştıkça, zihinsel sınırlarımızı da kaldırmaya ve daha ilerisinin hayalini kurmaya başlarız yoga ile. İçimizdeki evreni keşfederiz.
Kendimizi keşfettikçe, kafamızı karıştıran, umut ve umutsuzluk veren, sevinç ve zevk veren, eğlendiren bütün dünyasal olayların nereden geldiğini, ardında ne olduğunu bilmeye başlar insan. Öğrendikçe, bilginin ardındaki gizemi de çözmek ister, ta ilk nedene, salt gerçekliğe ulaşana kadar.

İnsan sıradan hayatın sahteliğini bir kere kavradığı zaman, kendisinin bir daha aldatılmasına izin vermez. O dünyayı deneyimin gözüyle görür ve şöyle der; “Senden hiçbir şey beklemiyorum; eğer sana geliyorsam bu sana vermek içindir, senden almak için değil. Senin için her şeyi yaparım, fakat sana bağımlı olmayacağım.”  Hazret İnayet Han

Biz, deneyimlerimizle evreni zenginleştirip onun içinde sonsuzluğa kadar var olmak için buradayız. Varoluşumuzda deneyimlerimizin zenginliğine hapsolmadan, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmek yogada yaptığımız. Birliktelik, iki ayrı parça değildir. Birliktelik, yolculuğumuzda bizi hedefe götürürken, yolculuktan ayıran diğer bütün görsel, duygusal ve ölümcül, her türlü deneyimin üstüne çıkmamızı sağlar. 

Deneyim yolculuğumuzda bize eşlik eden bedenimize iyi bakmak dileğiyle. Namaste.

2 Aralık 2014 Salı

“Dünya benim tuvalimdir”

− Ben artık dengede olmak istiyorum, sürekli oradan buraya sarsılmak, sürekli bir gösteri… Ne bileyim dünya hayatı bu olmasa gerek, ne demiştiniz geçen hafta, algıyı geliştirmek…
− Evet, algılama tek yönlü olmaz, sürekli bir devinim halindedir, devinimi sayesinde biz de dengede kalma imkânına sahip oluruz. Bu yüzden önce, hakikaten daha derinlerde neler hissettiğimizi, ne anlamlar yüklediğimizi fark ettikçe, kelimelerimizi, algımızı ve özgürlüğümüzü ele alır ve onları beden, zihin ve ruh üçlüsü ile ifade etmeye başlarız.

Bazen terapiste mi yoksa yogiye mi gidiyorum diye merak ediyorum. Yoga hem hücreler arası enerjiyi, hem organlar hem de zihinsel ve sinirsel faaliyetler arasındaki iletişimi harekete geçirir. Bedensel tıkanıklıklar, bedensel ve organlardaki hastalıklara, ruhsal tıkanıklıklar da yanlış anlamalara, duygusal yorumlamalara ve yorumların anlaşılmaması yoluyla baskıya ve gerginliğe yol açar.
Esnemek, nefes almak ve bedeni tanımak, nedenleri ve nasılları fark etmeye yarar. Bedensel kalıplarımızı fark ettikçe, nedenlerini araştırıp duygusal yüklerini de keşfederiz. Yaptığımız iş, onun içindeyken takındığımız duruş ve bunun nedeni, bizi bağımlılıklarımıza, korkularımıza, mutluluğumuza yönelten göstergedir.
Her bulduğumuz neden ve yorumumuz, olduğumuz ve içine sıkıştığımız dünyayı tanımamıza neden olur. Dünyamızı keşfedip onu anladıkça seçim hakkımız olduğunu ve yaşamımızı basitleştirme özgürlüğüne sahip olduğumuzu bize kanıtlar.
Artık gizli anlam arayışından, olaylara mistik bir anlam vermekten sıyrılır, bakış açımızı değiştirmeye odaklanırız. Duygularımızı etkileyenin olayın kendisi olmadığını anlarız. Zihnimizin içeriğine dair karar verme yetisine sahip olmanın tadını çıkarmak ve farkındalığını geliştirmek için yoga yapmak, Debbie Ford’un dediği gibiDünya benim tuvalimdir ve ben kendime değerli bir ders vermek için bu olayı hayatıma çektim” düşüncesini geliştirmeyi sağlar.
Her asana, kuşaklar boyunca oturmuş ve örnek davranışı oluşturmuş imgelerin derinliklerine uzanan bir yoldur. Asanaları uyguladıkça  katmanları aralayıp sıkışmışlığımızdan kurtulabilmeyi ve yeni bir anlayış geliştirebilmeyi öğreniriz. Yani dünyayı yeniden yaratma yetisine sahip oluruz.

Hepimizin tuvaline dünyada bilinen yaklaşık 25.000 rengin değmesi dileğiyle…

27 Kasım 2014 Perşembe

Anlaşmazlıkları anlamak

“7. Öz disiplinli bir zihin sürekli huzur halinde, kendi kutsal hali ile iletişime girer ve ne soğuktan, ne sıcaktan, ne zevkten, ne acıdan, ne övgü, ne de suçlamalardan etkilenir.
8. Gerçek bir yogi, gerçek bilginin bilgeliği içinde mutludur. Hiçbir şeyden rahatsız olmaz, duygularını kontrol edebildiği gibi sakinleştirmesini de bilir. Bir taş parçasına ya da bir külçe altına aynı bakış açısı ile bakar.” (“Bhagavad Gita 6. Bölüm”, Living Gita – Sri Swami Satchidananda)

− Bana söylemeden adamlar giriyor odama, zaten yaptığın şaka da aptalcaydı, ben öyle bir şey dememiştim, sen onu da anlamamışsın, hiç de bir şeye benzemeyecek yaptırdığın askı…
Kızım evin içinde bağırıyor, çerçeveciden gelen adamalar ve patronları Ege bana bakıyor.
“Mara hep böyle idi. Küçükken de mahalle bizi ‘Benim annem deli, benim ders çalışmamı istiyor’ diye bağırmasıyla tanıdı…” diye bir laf ettim.
Ne için özür bulmaya çalışıyordum bilmiyorum, neyi yumuşatmaya, neyi saklamaya.
− Bir de bunları anlatıp beni rezil etmek istiyorsun…
Bu lafları duyunca kızımın zaten şu anda yaralı olduğunu ve bu yaralı kızın başka bir şey için bağrındığını duydum. İşleri bitip çerçeveciler gittikten sonra yanıma geldi.
− Tamam biliyorum, ben kendimi de seni de rezil ettim, ama sinirlendim yaptığın şaka yüzünden.
Bir şey söylemedim, eskiden olsa ne oldu kızım, niye üzgünsün diye araştırmaya girişirdim ya da kızar, hatta beni rezil ettiği ve bu yüzden bir daha arkadaşları ile bir yere gitmeyeceğine kadar tartışmayı sürdürürdüm. Şimdilerde sadece bakıp onun içindeki fırtınaların resmini seyrediyorum, kasırgaları ve çöken şehirleri görüyorum.

Satchidananda, yazının başındaki satırlardan sonra şu yorumu yapmış: “Bazı insanlar arabalarını hep temizler, bazıları ise bunu yapmaz. Onlar için üzül, onlarla birlikte hisset, onlara yardım et ama onları yargılama, her biri senin gibi bir insan.”
Sürekli bir karmaşa içinde yaşayıp lazım olanlar ve olmayanlar ile bir o yana bir bu yana savruluyoruz. Neleri hissetmemiz ya da hissetmememiz gerektiği konusunda aldığımız bilgiler, değişen dünya, arkadaşlıklarımız, yalnızlık korkusu, sevilmeme endişesi bizim en büyük düşmanlarımız. Bir an yukarıda, bir an aşağıda hissetmenin bedeli ağır. Oysa dengede durdukça soğuğun ve sıcağın olmadığını, düşmanın da, arkadaşın da bir olduğunu fark edemiyoruz.
Çaresizliğimin içinde nefes alarak içimden onu anladığımı hissettim ve “Söylenmesi gereken şeyleri söyleyememekten rahatsızım gibi gelse de, aslında söylenecek bir şey yok, ta ki sen seni, ben de beni duyuncaya kadar” diyebildim.

Ötesi,  kutupluluğun dengesi… Kutupların birleşmediğini ancak aynı olduğunu, sadece ifade buluşunun farklı olduğunu anladığımızda, yogilik yolunda ilk adımlarımızı atmaya başlayacağız. O güne kadar bilinmezlik içinde yürüme cesaretini ve kuvvetini bulmak dileğiyle…

25 Kasım 2014 Salı

İş yaşamında yoga

Yoga hayatın her alanına girdi. Her şey gibi endüstriyelleştirdiğimiz, evrenselliği içinde evrenselleştirdiğimiz yoga, artık bir moda, yaşam tarzının ötesine geçerek olmazsa olmaz halini aldı.
Almanya ve İskandinav ülkelerinde, büroda yapılan yoga dersleri, öğle saatleri için üretilen büro yoga kıyafetleri, “aktif yemek arası” zorunlulukları.  İşverenler de artık çalışanlarının hastalıklarına ve duygusal hallerine eğildiklerini gösteriyor.
Google firması ise çalışanlarının yaratıcılıklarını ortaya çıkarmak ve kendi gelişiminde bir adım daha atabilmek için, 16 saatlik “kendi derinliklerini ara” adlı bir programı gündeme getirdi. 2007 yılında başlattığı bu program, çalışanlarının iş ve özel hayatlarında büyük değişikliklere yol açtı:
“Esneklik, karmaşaya karşı basit görüş açısı. Denge, farkındalık ve ilham kaynağı olmak.”
Nörobilimcilerin desteği ile araştırmalar yapılarak ortaya atılan bu program, bir kurum haline gelmiş ve dünyanın önde gelen firmalarına dersler vermeye, meditasyon programları hazırlamaya ve danışmanlar yetiştirmeye başlamıştır.
Doğasına geri dönmeye, yeniden insan olmanın niteliklerini keşfetmeye başladı insanlık. Kendi derinliklerinde nelerin olduğunu fark ettikçe, kaynağın kendi ve sonsuz olduğunu anladı.  Kaynağın bozulma ve yıpranma sebeplerini keşfetme yolunda adım atarken, evrenin ve çevrenin de daha verimli ve işlevsel olacağı farkındalığına erişti.

Kendi kendini tüketmeden, yok etmeden, sonsuzluğunun farkına varma yolunda bir yolculuğa çıktı insanlık.  Sınırlarımızın sonsuzluğunda, sınırsızlığımızı yok etmemek dileğiyle…

20 Kasım 2014 Perşembe

Değişim olmak

"Biz kendimiz değişim olmalıyız!" Ghandi

− Ne oldu?
− Canım çok acıyor. Özür dilerim, yapamıyorum bu hareketleri ben...
− Ne olur, kendinizi bu şekilde baltalamayın.
− Ama öyle, görüyorsunuz, onlar esnek, neyse özür dilerim, bir daha deneyeyim...

Özür dileriz ve özür dilenmesini isteriz; yapılanlardan, olanlardan dolayı, kendimizden, kendimiz için. Özür dilemek, sadece hayatımıza girmesini istemediğimiz şeyleri hatırlamak, hatırlatmak ve onları hayatımızdan çıkarabilmek içindir. Acıları hissetmeme isteğidir.
Her nefes alışverişte zihnimizi ve duyularımızı temizleriz. Her nefes alışta, bedenimize yeni dolan enerjiyi, temizliği, hücreleri, yenilenmeyi içimize alır, her nefes verişte ise kendimizi yeniyi almaya hazırlarız.
Hayatımızın bir yarış olmadığını kavradığımızda, sadece kendimizle yarışmanın zevkine vararak kazanan ve kaybeden olmadığını anlayabildiğimizde, yarışmanın zorluklarını görmek yerine olmanın tadını çıkarabiliriz.
Asanalarda sadece kendimizle kaldığımızda; her düşüşümüzde eğlenmeye, yeniden ayağa kalkmaya, denemeye, oturtmaya, oturmaya, sakinleşmeye, yani yaşamı anlık olarak aydınlatmaya çabalarız. Çabaladıkça sindirmeyi, sindirdikçe zevk almayı öğreniriz. Acı, yalnızlık, hata, her biri dünyamızı zenginleştirir. Başkaları dediğimiz kişilerle birlikte yaşamaktan iki kat daha fazla zevk almamızı sağlarlar. Onlar da bizimle olmaktan daha fazla keyif alarak hayatımızı bütünleştirirler.

18 Kasım 2014 Salı

Derinleşebilmek

Her gün ne olacak, nasıl olacak programları yaptığımızı, istediğimiz yaşamı sürdürdüğümüzü, ancak istediğimiz yaşamda istediklerimiz olmayınca ne kadar büyük bir yıkıma uğradığımızı fark ediyorum bugünlerde.
Derslerime çalışırken bedenin içinde katmanlı bir sistem olduğunu, kaslar, fasya, kemikler, sinirler, onun altında ya da üstünde damarlar ve daha bir sürü bilmediğimiz, bilimin ötesinde duyuların olduğunu okuyorum.
Bizse hayata çok yüzeysel bakıyoruz, yüzeyde olan ben ve her şeyden sorumlu olan ben, kararlarını verdi mi uygulayan ben. Oysa içeride daha bir sürü ben olduğunu, sadece benliğin yüzeysel olarak hissettirdiği kadar hissetmediğimi, düşünmediğimi anladım. Neden umutluyken, umutsuz olaylar olduğunu, algımın bu katmanları nasıl etkilediğini hiç de düşünmediğimi fark ettim.
Anlamakla bitmiyor o iş. Onları tanımak veya sınıflandırmak yerine, her günkü değişimleri izlemenin, bir yol haritası ve gereklilikleri olmadığını; her şeyin sürekli bir döngü içinde, ileri ve geri diye algıladığımız bir eksende aktığını fark ettim.
Çok çalışınca fiziksel olarak her şeyi yapabilirim, inancıyla hareket ederek dikkat etmeden, dinlemeden yaptıklarımla kendimi uzatmak ve esnetmek yerine incitebilirim. Olmasını istediklerimi başkalarına rağmen yaparken, iç katmanlardaki isteklerimi duymayabilirim.
Yaşamak kurallı değil, sadece her cevabı verirken, her hareketi yaparken, iç sesimizi duymayı, ta derinlerde akan diğer katmanları da göz ardı etmemeyi sağlar yoga. Alttaki kası yumuşatırken, üsttekini güçlü kılmayı gerektirir; üstteki güçlü olursa alttakini korur, alttaki esnek olursa, diğer katmanları sarar. Katmanların birbirlerini tamamlayarak gittiğini, döngünün bir çizgi olmadığı, bilinen herhangi bir geometrik şekli andırmadığını, sadece süreklilik arz ettiğini görmeyi sağlar yoga.

Bilmeyi ve anlamayı denemeden, sadece yaşam içinde, Ferhan Hoca’mın dediği gibi "derinleşebilmek" dileğiyle.

13 Kasım 2014 Perşembe

Aslında yoga...

“Dans eden ayaklar çanların sesine
Her ayak hareketi şarkı sözlerinin ritmine
Dans eden Shiva, en büyük guru
Bunların tümünü içinde bul ki
Özgürlüğüne kavuşasın”
Tirukutta Darsharna

Yoganın ne olduğunun bir türlü anlaşılamadığını düşünüyorum. Asanaların (hareketlerin) ne kadar düzgün yapıldığı veya bizim ne kadar esnek olduğumuz değil yoga.
Yoga, bedenin doğal ritmine dönerek, yapmak istediğimiz tüm hareketleri kolaylıkla, esneklikle, zarafetle yapmamız için yardımcı olmanın yanında, nefesimizi ve ruhumuzu da doğal yapısında tanıyabilmemizi, onlarla uyum içinde yeniden yaşamayı öğrenebilmemizi sağlayan bir sanat dalıdır aslında.
İnce detaylara kadar inceleyip zorunlu olarak bedenimizde hissettiklerimizin yerini, nedenini bulduğu, analizini çıkardığı, neyin nasıl yapılması gerektiğini araştırdığı için matematik gibidir yoga.
Analizden sonra gerekli yöntemi bularak gerekli aletlerin kullanımı ile tekrar doğal yapıya dönmemizi sağlayan ve işlevini tam anlamıyla yapmasına yönelik hesaplama gerektiren bir mühendislik dalıdır yoga.
Hareketin içinde eğer kendimizi dinlersek, kendimizi duymamızı, bulmamızı, duygularımızı tanımamızı sağlayan psikoloji dalıdır yoga.
Yoga, hayatı içinde bulunduran bir yaşam alanıdır. Yaşam alanımızda kendimizin ne kadar farkına varırsak, hayatı o kadar kolaylıkla yaşamayı öğreniriz.

"Bilinçsizliğin hayatımız boyunca devam edecek sağır ağrısını çekmektense, kendini keşfetmenin keskin sancısına dayanmayı seçmek, cesaret ister." Marianne Williamson - Sevgiye Dönüş
Namaste.

11 Kasım 2014 Salı

Sözün anlamı

"Beni hayal kırıklığına uğratıyorsunuz..." dedim ve evden çıktım. Masaya oturduğumda ne demek olduğunu düşündüm bu sözlerin. Hayallerimi yıktınız, kimin hayallerini, benim, aslında yıkılan duygusal ben.

− Seni hep hayal kırıklığına uğrattığımı söylüyorsun, diğer yaptıklarımı görmüyorsun.
− Oğlum, birincisi, hayal kırıklığım o andaki olaydan, ikincisi, hayaller benim sana ne oluyor...
− Bana söylüyorsun, sanki onlar ben olmasam devam edecek... Bıktım senin bu felsefi saçmalıklarından...

Felsefe, matematiğe benzer, her gün onunla birlikte büyürsek ve sunduğu imkânları bulmaya çalışırsak onu anlayabilir ve değerini bilebiliriz. İşte hayat da böyle. Deneyerek öğreniyoruz yaşamayı, denerken kelimelere anlam yüklüyoruz. Sonra anlama yüklediğimiz duyguyu fark ediyoruz. Fark ettiğimizde anladığımızı zannediyoruz. Oysa anlamadan, sadece hissettiğimizi ifade ettiğimizin farkına bile varmıyoruz.
Olanı anlamaya çalıştığımızda, daha derine inip baktığımızda ve denklemi görmeye uğraştığımızda, kelimeleri doğru ve anında kullanabiliriz. Leibniz'in de dile getirdiği gibi, "Söz Tanrı’ydı ve insan da Tanrı tarafından yaratıldı".
Bedenimizi anladıkça, içindeki katmanları tek tek kaldırdıkça, bedenimizde meydana gelenleri, duygularımızı, duyularımızı, bir uzvun işlevini, ne anlama geldiğini, ne zaman ve nasıl kullanılacağını anladıkça, kelimeleri kullanışımız, kendimizi ifade edişimiz ve onları algılayışımız da değişir.

Yoganın evrenselliğini kavrama ve onunla yaşayabilme yolunda nice günlere…

6 Kasım 2014 Perşembe

Bugüne iyi bak

"Bugüne iyi bak
O hayattır,
Bu kısa yolda varlığın bütün çeşitleri yatar.
Büyümenin sevinci,
Eylemin şanı,
Güzelliğin nuru.
Dün bir anı
Yarınsa bir görüntü,
Ama bugünü iyi yaşamak,
Her geçen gün mutlu bir anı
Her yarın umudun mutlu görüntüsü
Bu yüzden bugüne iyi bak!" 
(Sanskritçe bir şarkı)

− Merhaba baba, nasılsınız?
− Bekliyorum!
− Neyi?
− Gelsin de artık gidelim...

Babam her gün değilse de çoğunlukla bekliyor. Adını anmasa da bekliyor. Hepimizin beklediği gibi. Doğumdan sonra, ilk lafımız beklenir, sonra bir yürüse denir, doktorlar yedi yaşına gelince bu enfeksiyonlar azalır der, o beklenir. Hep beklenir: erkek arkadaş, on sekiz yas, özgürlük, evden uzaklaşma, okulun bitmesi, mesai saati sonu... Ve bekleriz.
Fark etmeyiz kaçıp giden bugünleri, umutla beklerken gözümüzün önündekini de kaçırırız ve sonra neden diye sorgulamaya başlarız. Aynı kuyruğunu yakalamayan köpekler gibi döner dururuz kendi etrafımızda.
Bugünü kaçırmadan yaşamayı öğrenmek yerine yaşamak dileğiyle...

Nefes alın, nefes aldığınızı hissedin, fark edin, tadına varın, şükredin; nefes verin, şükür ile güzelliğinizi, neşenizi, sevginizi etrafa yayın, beklemeyin, istemeyin, dilemeyin, sahip olduklarınızı bir anlığına da olsa fark edin...

4 Kasım 2014 Salı

Amma

"Göreviniz sevgiyi aramak değil, sevgiye karşı içinizde kurduğunuz düzeni açığa çıkarmak." Mevlana Celalettin Rumi

Kendimizi sevmek, bize her zaman egoizm, kendine hayranlık, hastalık olarak algılatılmıştır. Her zaman nasıl giyinmemiz, yememiz, nasıl olmamız, düşünmemiz gerektiği söylenmiştir. Ancak ve ancak böyle "şu veya bunun" hoşuna gidebilme imkânına sahip olduğumuz düşündürülmüş veya biz o şekilde algılamışızdır.
Herhangi bir şeyi onarmak zorunda, yeniden yaratmak zorunda değiliz. Hepimiz olduğumuz gibi mükemmeliz.
Mahatma Gandhi, "Korkak asla affedemez, affetmek cesurların işidir." demiş. Cesur olmak; bugünü yaşabilmek, önceden yaptıklarımız için kendimizi yargılamamak, suçlu hissetmemek, bugünümüzde ve olduğumuz halimizle kendimizi sevmek, kendimizi kabul edip hoşumuza gitmeyenleri değiştirmek, değiştirmek için yenisini bulmak, yenisini ararken tökezlemek ve bir an orada kalıp ne yaptığını fark etmek, insan olmanın, sevgi olmanın tadına varmaktır.
Kendi isteklerimizi, arzularımızı, ihtiyaçlarımızı tanımaya, anlamaya başladığımızda ve "başkalarını" ilk sıraya koymak yerine, kendimizi bulmaya çalıştığımızda, işte o zaman kalp çakramızla bağlantıya geçip hayatımızı sonsuzluğu içinde yaratma gücünü ele alırız. Ve sadece kısa bir an bile kalbimizle, dikkatimizle, şevkimizle hayatımızı tuttuğumuzda, her şeyin aslında mümkün olduğunu görürüz.

Amma, 9 yaşındayken Allah’ın adaletsizliği ile sarsılmış ve kendini yakmaya karar vermiş. Ne bu dünyanın düzenini ne de Allah’ın adaletini anlayabilmiş. Yaktığı ateşe doğru yürürken “Ben neden kendimi yakayım, üzülenlere sarılırım, onları bu sayede olanların acısından, sarsıntısından, yalnızlığından, sesinden ve sessizliğinden koruyabilirim” diyerek vazgeçmiş. Dublin'de onunla karşılaşma mutluluğuna eriştim, hakkında her şeyi bilmediğim için daha otuzlu yaşlarında olduğu kanaatine bile vardım, o kadar genç, o kadar dolu ki...
Şu anda kurduğu üniversite, köyler, kadınlara açtığı iş imkânları ile dünyaya sarılıyor.

Her gün bir kucak dolusu sevgiyi tadabilmek, işitebilmek ve hissedebilmek dileğiyle...

30 Ekim 2014 Perşembe

Zihin sağlığı

"Yaratacak hiçbir şey bulamadıysanız, kendi kendinizi yaratın." Carl Gustav Jung
30 veya 40'lı yaşlara geldiğimizde kavrama ile ilgili sinir hücrelerimizde kayıplar başlar.
Yaptığımız spor egzersizleri kilo kaybına ya da kilomuzu sabit tutmamıza yaradığı kadar, bazı hastalıklara karşı korunmamızı da sağlıyor. Aynı zamanda beyin sağlığımızı da destekliyor.
Fiziksel egzersizler sırasında beyniniz, birçok karmaşık hareketi düzenlemek ve birbiriyle uyumlu hale getirmek zorunda. Bu, aynı zamanda karmaşık işlevler öğrenme kapasitenizi artırdığı gibi dikkat ve farkındalığı da yükseltir.
Düzenli spor, beynin merkezindeki gri maddenin aynı çocukluktaki gibi artmasını sağlıyor. Yani yaş ile bu üretim azalmıyor; siz dans edip aerobik, yoga, yürüyüş vb. yaptığınız sürece.
Bütün bunlar kafamda çıktım oğlumla tatile, babamın hastalığı dünyada yaygın, her yerdeki kitap ve posterlerde bu uyarılar yer alıyor.

Ne doktor, ne estetik cerrah, ne güzellik malzemeleri, ne de başka bir şey ya da kimse, bizim kadar kendimizden sorumlu olabilir. Hem içimize hem de dışımıza önem vermek dileğiyle... Namaste.

28 Ekim 2014 Salı

Sessizliği dinlemek

"Yoga % 99 eylem ve % 1 teoridir." Pattabhi Jois
"Tanrı sürekli renk değiştiren bir bukalemuna da benzetilebilir; bazılarımız bukalemunu sadece renk değiştiren bir canlı olarak, diğeri sadece kırmızı olarak, diğeri ise yeşil; bukalemunu yaşadığı ağacın altında tanıyanlar ise onun renkten renge girdiğini ve bazen de renksiz olduğunu bilirler." Ramakrishna (“Vedanta Hinduizmin Kalbi” Bölümü - Hans Torwesten)
Sessizliği okumayı, sessizliği yazmayı, sessizliği dinlemeyi öğreniyorum çocuklarımda, bazen çok şey anlatıyorlar, bazen hiçbir şey. Bu kez oğlumla baş başayız, tekne ile Kuzey İrlanda sularında.
Sırf fiziksel değişimlerini değil, içlerindeki değişimleri de gözlemek, anlamak ve onları duymak ne kadar zormuş. Onları gözlemlerken kendimi görmüyormuşum.
Farkındalıkla yaşamak, yoga ile bir olmak, aslında hayat deneyiminin içinde hayatın bize nasıl hissettirdiğini fark etmekmiş. Yaşarken hayattaki çoklu görevleri eş zamanlı yapmak yerine hayatın dokusunu, tadını, çeşitliliğini algılayabilmekmiş.
Duygularımızı birer yol gösterici olarak algılayıp onların sırf rengini değil, içinde taşıdıkları anlamları da birlikte ele almakmış.

İçimizdeki hiç kimsenin göremediği sırları, sessizlik içinde anlamak ve anlatmaya başlamak dileğiyle...