30 Ocak 2014 Perşembe

Nefesin Hikmeti

Her hareketin başka bir etkisi var üstümüzde, her asana da her insanda ayrı bir etki yapıyor, ancak asanaya girmek, asanada kendini bulmak ve rahatlamak için nefese odaklanmak, nefesin farkına varmak, yaptığımız hareketi ve üstümüzdeki etkisini tamamıyla başkalaştırıyor.
Nefes direnç, çaba ve yardım gerektirmez. Yani nefes olanı ortaya koyar, olmayı değil. Nefesin amacı şu anda bizim yaşamımızı idame ettirmektir, ama herhangi bir sonu, statüyü, duygusunu, sahiplenmeyi içermez.
Hayatımızı; yaptıklarımız, statümüz, malımız mülkümüz, bedenimiz ile tanımladığımızı ve sınırlarımızı da bu tür dışsal araçlarla tanımladığımızı zannediyoruz her gün. Oysa her nefes alış sonsuzluğu, her nefes veriş sonu tanımlıyor.
Nefesin alındığı yerde başlangıç, içimize akarken sonsuzluk, nefesi vermeye başladığımızda boşluk, nefesin bittiği yerde sonsuzluk var. İşte ancak burada ötemizi, hediyemizi ve varoluşumuzu bulabiliriz. Sadece nefesin sessizliğinde, farkındalığın ilk adımlarını atabiliriz; etrafımızdakilerin, hayvanların, doğanın, güzelliğin, çirkinliğin, sonun, başlangıcın, bütünün, birliğin anlamına varabiliriz.
Nefesi alıp vermek değil hayat, nefesi yaşamak.

Genişletilmiş dünyanın kapılarını nefesle biraz olsun aralamak, tekrar birbirimizin nefesi ile beslenmek dileğiyle.

28 Ocak 2014 Salı

Mükemmellik

“Mükemmellik, erdem ve algının açıklığıdır, onu elde etmek de zaman ve uygulama gerektirir.”
                                                                                                             Dan Millmann – Hayatın Amacı

− Ah baban mükemmel bir adamdı ne oldu böyle. Çok İnatçı, bir türlü mükemmelliği bırakmıyor.
− Mükemmellik mi, anne babam kendini sıkıyor desek, o yüzden tutulma oluyor her yerinde.
− Evet. Ama ne yapsın öyle öğrenmiş.
− Sizin lazımlarınız...
− Yok çocuğum, biz yoklukların çocuklarıydık.
− Bize de sonsuzluklar ve mükemmelliği öğretmeye kalktınız. Ve biz onun sizin anlattığınız gibi olmadığını deneyimleyerek öğrenmek zorundayız şimdi. Siz de yokluklar değil...
− Aptalca uygulayanlar mı, yani aptallar mı demek istiyorsun.
− !?...
Annem, her zaman mükemmellik bekledi bizden, mükemmellik onun için dinlemeyi, anlamadan uygulamayı, uysa da uymasa da sınırları zorlamadan uygulamayı gerektirdi. Bu “mükemmellik” yükünü taşımanın ağırlığını hem kendisinin hem de bizim sırtımıza yükledi.
Dünyanın mükemmel ve kusursuz bir yer olması için uğraşıp durduğunu söylemek, aslında dünya görüşümüzün ne kadar kısıtlı, varlığımızın ne kadar da küçük olduğunu kabul etmektir. Bu kabulkârlık, sürekli yokluklar ülkesinin kapılarını açarken, kusurlarımızın mükemmelliğinde yeniden deneyimlemek bize inancın, olasılıkların, olmamışlıkların, yaratılışın ilhamının kapılarını açar.
Varoluştaki amacımızın deneyimlemek olduğunu ve onun getireceği her kusurun bizim farkında bir deneyim içinde mükemmelliği hissetmemizi sağlayacağını unutmadan...

Deneyimleriniz bol olsun.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Algı

Bir arkadaşım, dün gönderdiği e-mail’de aile hekiminin söylediği lafı yazmış; “Biz hekimler her zaman en son söylenecek sözü önden söyleriz”.
Evet dünya da böyle, bize gelmeden önce her şeyin bilgisi hazırlanmış ve buraya bırakıldığımızda sadece onları algılarımızla geliştirmek kalmış bize. Bazılarımız denemeler yapmış, bazılarımız olduğu gibi almış, bazıları değiştirmiş, yaratıcılar onları daha da değişik bir şekilde sunmuş, onları anlayan kullanmış, bilmeyen kullanmış ve onlar yerlerini, yeni olarak adlandırdığımız, olanın bin türlü haline bırakmış.
Denemeden hiçbir şeyi öğrenemeyeceğimiz kesin, bu sabah tam 25 dakika secdede durdum ve ayaklarımla ellerimin değiştiğini fark ettim. Daha sonra devam etmeye ve kendimi bu uyuşmaların ve değişimlerin içine bırakmaya karar verdim. Başladığım andan itibaren aldığım nefes ujayi nefesi idi. İlk 25 dakikanın sonunda nefesim değişmeye başladı ve ben vücudumun yumuşak bir hamura dönüşünü, uyuşmaların geçişini, ellerimin küçülüp başkalaştığını görmeden, farkındalık içinde seyrettim; sonraki 25 dakika bedenim ben değildi.
Yemek pişiriyor; her meyvenin, sebzenin, yemişin bendeki etkisini deneyimlemeyi seçerek yiyorum. Bazen denilen, bilinenin, okuduğumuzun, öğretilenin aksi, bazen de aynı sonuçlara varıyorum.
Görevimiz bildiklerimizi burada uygulamak, onları uygularken algımızı genişletebilmek, tekrar tekrar Amerika’yı bulup aynı noktadan yeniden yola çıkmak. Her geçen gün algıladıklarımızın değiştiğini görerek yoğrulup yumuşamak, yumuşadıkça renklerin birbirine karışması gibi iç içe geçmek. Geçtikçe bütün olup tekrar ayrılmak.
Bu sonsuz dünyanın zevkini çıkarmaya geldik, acı dediklerimiz ise sadece bildiğimizi sandığımızın  dışında olanlar.
Namaste...

24 Ocak 2014 Cuma

Şezlong

Sözleri, kelimeleri her gün ardı ardına diziyor, tekrar sıralıyorum, gene anlamıyorum; düzen başka bir düzen. Matematik problemi gibi, yaz yaz bitmiyor ve çözümü de yok galiba, çözüm aslında çözümsüzlük.
Odaklandığımız ise problem diye adlandırılıyor. Problemin olmadığı yerde çözüm yoktur, düşünce yoktur, odaklanma yoktur. Bunun aynısını, Tibet’te Yedi Yıl filminde de dinlemiştim.
O gün pek de bir şey ifade etmeyen bu sözcükler, babamı gördükçe yaşamın ne anlamı olduğunu veya ne anlamı olmadığını sorgularken tekrar aklıma takıldı.
− Mara’yı alacak bugün şoför, eğer sizin ihtiyacınız yoksa baba.
− Yok, nereye gidiyor?
− Ata binmeye. Jokey olmak için çabalıyor.
− Hâlâ bir şey olamadı, zaten neymiş o öyle, okula gitsin, büyüsün, adam olsun...
Yüzü kızarıyor babamın, sinirleniyor iyice, bana bakıyor. Ben “Tamam...” deyince “Hep bir cevap vermek mi lazım...” diyor.
Hayır, zaten sadece kelimeler ve onlara yüklediğimiz anlamlar var şu anda; o ne anladı, bunu bile bilmiyorum. Ben ne demek istedim… Konuşmayı sürdürmek, yaşamı sürdürmek, ilişkiyi koparmamak anlamına geliyor. Halbuki birbirimizi anlamıyoruz, ne de anlamak istiyoruz. Oysa sadece sussak, yan yana otursak ve birbirimizle bir bütün olsak.
O kadar da zor değil tesadüf dediklerimiz; “Tam ben de seni düşünmüştüm”, “Kaynanan sevecek, sevdiğin çörek börek var”. İşte aynen bu, lafa gerek yok, fazla söylenen her söz üstümüze yapışıp kalıyor, kalınca büyüyor ve büyüdükçe acı, teklik, çokluk, ayrılık, ikilik, gerçeklik doğuyor.

Şu anda gözlerinizi kapayın, alın yanınıza çok sevdiğinizi, sevdiklerinizi, dizin şezlongları ve oturun denizin karşısına...

23 Ocak 2014 Perşembe

İnanmak ve Bilmek

− Biliyorum.
− Neyi?
− Canım işte değişemeyeceğimi. Çünkü bu benim özüm.
− Bilemezsin, sadece görebilir, izleyebilir, fark edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin.
− Ay çok istiyorsan fark ediyorum.
Kelimeleri çok iyi seçmek, kullanmak, daha doğrusu onları dile getirmek; bizim en derinlerdeki benliğimizi, inandıklarımızı, beklentilerimizi ortaya koyuyor. Beklentilerimiz, inandıklarımız ve dünya görüşümüz ise bizim gerçeğimizi oluşturuyor.
− Değişmeyeceğimi fark ediyorum ve sonunda bilir hale geliyorum. Çünkü bu benim, bir zamandan sonra değişim biter ve biz ne isek oyuzdur.
İnandıklarımız, bildiklerimiz halini almaya başladıkça gerçekliğimiz küçülür, görüşümüz sınırlanır, dünya sınırlanır. Olması gerekenler ve bildiklerimiz, yapabileceklerimizi sorgulamamızı durdurur. Yaratıcılığımız yok olur.
Bütün bunlar ruhumuzun gücünü kaybetmesine neden olur, ruhumuzu güçsüzleştirdikçe bedensel sınırlılık ve ben olgusu ortaya çıkar. İnançlarımız bizi sınırladığı gibi, gerçeklik sandığımızın içinde biz kendimizi sınırlıyoruz.
Kendi varoluşumuzu yaratan yaratıcılığımız sınırlandıkça, oturduğumuz alanın sınırlandığını, yerimizin ve zamanımızın daraldığını hisseder ve aynı biçimde de yaşarız. Oysa bu döneme adım atmak, şimdiye kadar öğrendiklerimizi yeniden gözden geçirmemizi, inanışlarımızı tekrar ele alıp sınırlarımızı açmayı ve yeni bir inanca doğru sorgulamayı gerektiren zamandır.
Henüz var olmayan bu inanca inanç deniyor; umut etmek, ümit etmek, bilmek ise inancın tamamen yok olmasına neden oluyor.
İnanarak başladığınız her gün, sizin ve bütünün birlik içinde çalışacağı ve yaratıcılığın yeniden şekillendirileceği bir gündür.

Namaste...

21 Ocak 2014 Salı

Denge

− Tatil nasıldı?
− Güzel, tam olması gerektiği gibi. İnsanlar bana benim onlara duyduğum saygıyı gösterdiler. Zaten insanın istediği de bu, sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de öyle davran...
− Biraz beklenti gibi geldi kulağa, ne bileyim...
− Hayır neresi beklenti, ben mesela bir sürü iş yaptım ve sen benim yaptıklarımı görmediğin gibi bir de beni yerdin. Bozuldum.
− Tam da onu söyleyecektim, dün de bunu söyledin, evet bazı şeyler bana uygun, bazıları değil, gerisini de bilmiyorum, olanlardan bana uygunları beğendiğimi, bana uygun olmayanları beğenmediğimi söylemişimdir, ama seni üzmek amaçlı değil sadece tespit.
− Olabilir, ötekileri de öğrensen de bir onaylasan.
− Ya Elif bu beklenti, hem de kendi ihtiyaçların doğrultusunda bir beklenti.
− Hayır bu sadece olanı düzgün görmeni istemek.
Ben ısrarcı olmaya başlamıştım, aynen Elif’in beklentileri gibi; o benden onu izleyip, yaptıklarını görüp takdir etmemi istediği gibi, ben de onun bunların beklenti olduğunu kabul etmesini istiyordum. Bir an sustum. Allah’tan bu farkındalığa evrenden cevap geldi ve misafirleri geldi de odadan çıktım. Bilmiyorum ben de nasıl davranılacağını, bu hayat, bana bugüne kadar bu kadar irdelemeyi ve farkındalığı öğretmemişti.
Buna denge adı veriliyor, bazıları buna ayna da diyor ya da yansıma ya da bir olmaya giden yol. Bence bu bütün olmaya giden yol; bir değiliz, hepimiz farklı görevler, farklı yapılar, farklı anlayışlarla buraya geliyoruz, aynı aileden olsak da kalıplarımız, davranışlarımız, algılarımızdan dolayı düşüncelerimizle farklıyız. Ama her birimiz bir bütünün dengede kalmasını sağlayan yapı taşlarıyız.
Denge; arzular, bağımlılıklar, istekler, korkular, beklentiler gibi her türlü uç tarafından bozulur; görmeyi, farkındalığı zedeler. Ancak her iki uçta deneyim kazanmak lazım ki doğru bir ilerleme kaydedilebilsin. Bu yüzden, öfkeyle, keyifle, gülerek, üzülerek, hayatın her anını deneyimlemek lazım. Her yaşananı deneyimlerken, onu içimizdeki gibi dışımıza yansıtmak, yansıttıkça bir bütün olmak. Yansıttıkça içimize olduğumuz kadar dışımıza da dürüst olmak.
Her tepkinin kesinlikle bir nedeni vardır, onu izle, fark et ve hangi duyguyu hissettirdiğinin farkına var. Ta ki davranışların ve sözlerin nefesin kadar ritmik ve dengeli bir hale gelinceye kadar sakınmadan, usanmadan dene.
Nasıl bedenin alışkanlıkları asanalarla değişiyorsa, nefes ritmik hale gelip asanayı yönlendiriyorsa, hareketin içinde dengeyi bulup nefes, zihin ve beden bir oluyorsa…  

Aynı dengeyi söz ve hareketlerinde de deneyimle.

16 Ocak 2014 Perşembe

Ruhun Yasaları

“Okyanusu suya bakarak aşamazsın.” Rabindranath Tagore

− Bugün ne var gündemde?
− Şu olmak ve olmamak.
− Ben sizin ne anladığınızı anlamak istiyorum...
“Sanki şöyle bir şey” diye söze başladım... “Bir zamanlar bir kitap vardı, bize de sınıfta okutmuşlardı, Samuel Beckett’tan Godot’yu Beklerken, aynı öyle. Hep bir şey bekliyoruz, yarını, olmayı, şu olmayı, bu olmayı, ondan, büyük olmayı, daha iyi anlayan olmayı, daha olmayı, hocaların hocası olmayı, halbuki zaten olduk. Neden bu bekleme halindeyiz. Teslimiyet falan hikâye, bekleyenler yani durağanlar artık aktif hale geçip sadece olsa.”
− Olmamak sorumluluk ister, olmamak yolda kalmayı, düşmeyi, tekrar ayağa kalkmayı, farkında olmayı, bilirken bazen bilmemeyi, konuşacakken susmayı, sözleri kalpten düşünmeyi, süreci, sabrı, bırakmayı, çalışkanlığı, disiplini, rutinin içinde değişkenliği gerektirir.
− Bu kadar zor mu yani!
− Sonsuz denklemin içinde bir dünya yaratmanız lazım. Eyleme geçmek pek de kolay değil; beklenti içine girmeden, yardım almadan, takdir beklemeden sadece eylem içinde olmak. Eylem içine girmek gibi bir lüksümüz yok, eylem içinde olmazsanız hep var olursunuz, ama olmazsınız. Her beklenti, korku, şüphe, onay, sevgisizlik, rekabet, dedikodu, kıskançlık, kararsızlık getirir. Hareketsizlik de bir eylemdir; sabrı, beklemeyi, onay almamayı gerektirir.
Terapiden çıktığımda eylemi nadiren de olsa deneyimleme zevkine varanlardan olmanın tadını çıkarırken, her günüme eylemi katabilmenin ne kadar da muhteşem olabileceğini hayal etmeye başladım.

Ne kadar hissedersek
Ya da bilirsek bilelim,
Potansiyelimiz ve yeteneklerimiz,
Ne olursa olsun,
Yanlızca uygulamayla gerçekleştirebiliriz.
Çoğumuz kendimizi adama, cesaret ve sevgi gibi kavramları anladığımızı düşünüyoruz.
Ama onların ne demek istediklerini ancak uyguladığımızda bilebiliriz.
Yapmak anlayışı getirir.
Uygulamak bilgiyi bilgeliğe dönüştürür.

Dan Millman – Ruhun Yasaları

14 Ocak 2014 Salı

Bizi Saran Güç

− Şimdi de paschimottanasana yapalım.
Hiçbir şey demeden Pınar Hoca’mın dediklerini, nefesim ve vücudum elverdikçe yerine getirmeye çalışıyorum. “Zaten vücudumu kullanmayı öğrenmek için burada değil miyim” diye düşünürken, Pınar Hocam duruşumu düzeltiyor, ben nefes alıyorum, o düzeltmeye devam ediyor ve ben bir anda, bacaklarıma kadar yere kapanmış durumdayım...
Bir iki dakika pozisyonda yaşadığım yalnızlık, aslında dualiteyi kendimizin yarattığını ve ayrılığa bizim neden olduğumuzu hissettiriyor bana.
Samkhya felsefesine göre varlığı kanıtlanmayan ilahi gücün, hem bizimle hem de bizi saran bir güç olduğu savunuluyor, aynı düşünce “Ayetel Kürsi”de de dile getiriliyor. Bu bizi saran güç, bize nefesimiz kadar yakın ve sonsuzluğumuzu deneyimleyebildiğimiz sevgi dolu bir güç alanı. Sevgi dolu bu alanı; deneyimlemekten korktuklarımız, olması gerektiğini düşündüklerimiz, öğrendiklerimiz ve daha birçok algıyla kirletiyor ve kendimizden ayırıyoruz.
Her birimiz birer cambaz ipinde yürür gibi bu ince ayrıntıyı karıştırdıkça kendimizden uzaklaşıyoruz, uzaklaştıkça dualitenin içinde yapılamazlar, korkular, olması lazımlar ve olmaması lazımlar ile karşılaşıyoruz.
Oysa yoga felsefesinin, Tevrat’ın, İncil’in ve Kuran’ın da değişik şekillerde belirtiği gibi, yapılmaması gerekenler ve yapılması gerekenler çok açık bir şekilde bize iletilmiş, bunları neden fazlalaştırıp kendi gerçek doğamızdan ve özümüzden uzaklaşmaya çabalıyor ve kendimizden korkuyoruz.
Her anın ilahi güç ile paylaştığımız bir an olduğunu anlamamız dileğiyle...

9 Ocak 2014 Perşembe

Hocam

Denizin yüzlerce nehri yönetmesi, sığa hâkim olmasındandır
Bu şekilde yüzlerce nehri yönetebilir
İnsanlardan önde olan bir ermiş, sanki onlardan daha alçaktaymış gibi konuşmasını bilmelidir
Eğer onlardan önde ise, onların arkasındaymış gibi davranmalıdır
Böylece ermiş onlardan daha üstte olduğunda, kimsenin sırtına yük olmayacak
Önde olduğu zaman, insanları engellemeyecektir
O mücadele edip boğuşmadığı için
Dünya onu desteklemekten yorulmaz
Kimse ona karşı mücadele etmez
                               Tao Te Ching
− Hocam...
− Ya kızım, bana hocam deme, Ferhan de, ne dersen de ama hocam deme...
Dersler biteli ve hocam Köyceğiz’e taşınalı tam sekiz ay oldu. Dün ne demek istediğini anladım bu sözleriyle.
Hocam aslen Ankara’ya yerleşmiş bir sözdür. Ankaralılar, ODTÜ’lülerden kaynaklanan bir alışkanlık ile birbirlerine hocam derler, hatta dolmuşçulara bile. Öyle zamanlarda bunun çok büyük bir anlamı yok gibi görünse de esas anlamını orada taşıdığını, “hoca” unvanını alıp hoca olmanın ne demek olduğunu anladığımda fark ettim.
Hoca olmak öğrenmeyi, dinlemeyi yeniden öğrenmeyi, sürekliliği ama bağlanmamayı, farkındalığı ama saplanmamayı, eskiyi yeniden anlamayı, yeniyi deneyimlerle örtüştürmeden sadece denemeyi, özünde ne olduğunu fark etmeyi ve bedenini terk etmeyi bilmek demekmiş.
Hayat, bir yanda ahlakın ve yaşam içinde yapılması gerekenlerin bir silsilesi olsa da, diğer yanda da bilgiyi ve özgürlüğü her gün yeniden tecrübe edeceğimiz bir süreç.
Dualite kavramının ötesindeki ince çizgiyi görüp insanlık diyarına varabilmek dileğiyle...

7 Ocak 2014 Salı

Hayatın Anlamını Keşfetmek

Bu sabah köpekle yürüyüş yapmaya giderken radyoda Rod Stewart’ın, “Live the life you love, love the life you live” adlı şarkısı çalıyordu.
Bir an düşündüm, hangimizin yaşadığı hayat sevdiğimiz veya bildiğimiz bir hayat. Doğduğumuzda bize verilen hayatı, sorumlulukları, verilenler doğrultusunda yaşıyoruz. Büyüdükçe, sorumluluklarımız ve hayatımız sorguladıklarımız halini almaya başlıyor, içinden çıkmanın zor olduğu bir labirente dönüşüyor. Bilmediğimiz denizlere açılarak aramak, kelimelerin anlamlarını yeniden tanımlamak için ülkeler gezmeye, insanlar tanımaya, yeni işlerde çalışmaya, bazen sorumluluklardan ve kendimizden bilmediğimiz, tanımadığımız bu yapıttan kaçmaya çalışıyoruz.
Başrolünü oynadığımız bu oyunun sahne düzenlemesini kendimize göre yapmaya çalışsak da bizi kısıtlayan sınırlamaların ne olduğunu bilmiyoruz.
Yılın ikinci günü Pınar Tezcan Hoca ile yazın katılmak istediğim Jivamukti Teachers Training için çalışmaya başladık. Asanaları en iyi şekilde yapabilmek değil amacım; sadece vücudumun, kalın bacaklarımın, kısa boyumun, uzamadığını düşündüğüm kollarımın sınırlarını ve eğilmeyen sırtımın nasıl eğileceğini, geniş omuzlarımın daha nasıl genişleyeceğini bulmak, hatta belki boyumu uzatmak, karın kaslarımı kullanarak. Vücudumun sınırlarını genişletirken dayanma gücümü test etmek, hareketsizlik sandığım hareketi deneyimlemek. Kısacası sınırlarımı keşfetmek. Sınırlarımı keşfettikçe sınırlamalarımı kaldırmak, kendimi kat kat soymak, aynı bir soğan gibi.
İçinde olan özü anlayıp, olanı değil, olmasını düşlediğimi gerçekleştirmek için yola çıkmak. İki saatin sonunda Pınar Hoca’mın stüdyosundan çıktığımda, vücudumdaki ağrılara rağmen, mucizevi yol arkadaşımız nefes ile bedenimin nelere kadir olduğunu gördüm; yeniden yelken açıp daha görülecek çok şey olduğunu ve görünüşümün, geçmişimin, bildiklerimin, gelecek için planlarımın tamamen kendimi bildiklerimle kısıtlamak olduğunu gülümseyerek izledim.

Her gün yanımızda olan nefesimizle, bilmediğimiz yöne doğru her gün anlamaya çalışmadan, sadece güzelliklere kucak açarak hayatı hissetmek ve sevmek...

3 Ocak 2014 Cuma

Sophia Vari

Geçenlerde kızımla İstanbul’da Pera Müzesi’ne gittik. Sophia Vari adlı bir kadın sanatçının heykellerini ve resimlerini gördük. Çalışmalarını tanıtan broşürde şu sözlere yer verilmişti;
“Resim ve heykelleri, kendini özgürleştirecek bir ifade aracı olan sanatçı, geometriyi, hacmi ve şekilleri alıp onları boşlukta insanlaştırma amacıyla yola çıkmıştır. Belirli bir zaman dilimine sığdırılması güç yapıtları, ruhsal olanla fiziksel olanı, mantıksal olanla duyusal olanı, düzle hacimliyi bir araya getiriyor.”
Bu sabah, Ferhan hocanın söylediği şekilde, gözlerim bağlı olarak Surya Namaskar yaptıktan sonra, masadaki broşür tekrar gözüme takıldı.
Gözleri bağlandığında da aynen bu hisse kapılıyor insan, boşlukta ama sınırların içinde. Hatta anın kısıtlı hacminde ama gene de boşlukta. Dualitenin var olmadığını ancak deneyimleyerek anlamak mümkün.
Yoganın felsefi tarafını incelemek mi yoksa yapmak mı diye çok düşündüm. Ancak felsefeyi uygulamasız, sadece teorik olarak öğrenmeye kalktığımda, hayatın dışarıdan gözlemcisi olmak bile imkân dışı geldi. Onu ancak deneyimleyerek; her gün bir heykeltıraş, ressam gibi yeni malzemeleri, yeni şekilleri, olmayan şekilleri bir araya getirerek sonsuz benliğimizi keşfedebiliriz.

Hayatın her gün yeni deneyimler getirmesi dileğiyle...

2 Ocak 2014 Perşembe

Yılbaşı Gecesi

Yılbaşı gecesi, televizyonda geri sayım başlıyor: 10, 9, 8...
Hepimiz birbirimizi öptük, sonra:
“Ee, ne oldu, bir şey değişmedi ki. Neden bu kadar heyecan yaptık ki.” dedi kızım.
Salonda hepimiz bir anlığına donup kaldık, bir süre kimse cevap vermedi, neler geçti içlerinden bilemiyorum, cevap vermeli mi vermemeli mi kestiremedim.
“Ne olsa mutlu, huzurlu, varlıklı, sağlıklı oluruz. Her günün verilen yeni bir hediye olduğunu, her ne kadar yaptıklarımızın etkisini istediğimiz kişilerde görmesek de, yaşadığımız deneyimlerin başka hayatlara nasıl bir deneyim kattığını, bu deneyimlerin yaşananları nasıl değiştirdiğini, zamandan çok beklentilerimizin bizi yaşlandırdığını, gücümüzün iyilikte olduğunu, varlığın bize herhangi bir güç katmadığını, sadece gülücüklerimizin bizi iyileştirdiğini, birbirimizi yermenin kimseye bir faydası olmadığını, sınırlı bedenimizin içinde sonsuzluğumuzu, varoluşumuzun sınırlılığını, vazifelerimizin anlamını...” diye içimden binlerce kelimeyi geçirirken kızımın sesini duydum;
“İyi seneler anne, biz içerideyiz, hemen gitmeyelim olur mu?”
“Ve farkında olmadan veya olarak anın güzelliğini tatmayı, yaşamayı çok da ciddiye almadan, getirdiklerinin farkına varıp tadını acısıyla, tatlısıyla, ekşisiyle çıkartarak yaşamayı öğrenmeyi” diyecektim.