31 Temmuz 2014 Perşembe

Anahtar



Her sabah gözlerimi kapayıp asanaları yaparken vücudumun nasıl değiştiğini ve her seferinde bir yerde rahatlık ve başka bir yerde rahatsızlık hissettiğimi görüyorum. Bir yanımı düzeltirken diğerini bozuyorum ve sürekli kendimle savaşıyorum.
Aslında yoga, vücudumuzun kitaplarda gösterildiği gibi mükemmel hale getirilmesi ve o hareketleri yapmak değil. Yoga, hareketleri yapmamıza ve bahaneler bularak bu hareketlerin mükemmelliğini bedenimizde hissedemememize yol açan engellerin ortadan kaldırılması.
Asanaları yaparken mükemmelliğe ulaşmaya çalışmak, bizi kendimizi tahrip etmeye yönlendiren bir yoldur. Çaresizliğin, başarısızlığın, kötülüğün, kıskançlığın, yorgunluğun, tükenmişliğin, paylaşmamanın ve daha birçok acının yolunu açan korkunç bir duygu yüküdür.
Asanaları yapmak, onları uygulamak, onlarla birlikte olmak benim kendimi sevmemi engellediği sürece, asanaları kendi mükemmelliğim içinde uygulamam da mümkün olmayacaktır. Beklentilerim asanalarımı şekillendirdiği sürece asanalarım da yarım yamalak olmaya devam edecektir. Oysaki asanalarım, sadece yapılmayı bekleyen ve her tekrarda benimle birlikte olmaktan mutlu olan bendir. Kendimden her beklentim, düş kırıklığına uğramamı sağlayan bir anahtar olduğu gibi, her tekrarda yapabilmeye çalışmanın ve yapmanın coşkusu, mucizeye açılan kapının nihai anahtarıdır.

24 Temmuz 2014 Perşembe

Seçenekleri fark etmek

− Sen bilirsin, fitre verilmesi lazım, birilerini bul.
− Anne, onun yerine bir çocuk ya da birkaç çocuk okutsak.
− Canım o ayrı o ayrı, şimdi şu zekât işini halledelim, ona bakarız. Zaten o çok para ister, artı iş gücü lazım...
− Ya anne ne olur, öteki boşa gitmiş para ya da inanç korkusu…
− Biz her zaman yaptık, ben Tanrı’yı severim ve bunu yapmak lazım...
Neyi seversek onun derinine inmeye başlarız. Yaptığımızın başka nasıl yapılacağını, neler olabileceğini, fiziksel, ruhsal, mekanik seçenekleri düşünür ve deneyimlerle yeniden nasıl yorumlayabileceğimizi anlarız.
Oysaki veriler hayatımızı kolaylaştırır. Verilmiş şeylere hiç derinlemesine bakmayız. Sevip sevmediğimizi bilmeden;  utanç duymamak, korkmamak, sevilmek, dışlanmamak ve bir şey yapmak adına uygularız.
Sürekli uygulama bizi yorsa da bir şeylerin farkına varmamızı sağlar mı? Bakmayı bilmedikçe bizi hiçbir yere götürmez.
Yoga durağanlığı ve sessizliği deneyimlemektir.  Durağanlığın içinde bilinçsiz olarak hareket eden neromusküler sistemi, iskeleti, kalbin atışını, nefesin sesini duymaktır. Duyuların ve duyguların bertaraf edilmesi; sessizliğin içindeki sesi duyan bir kulaklık, ısınma hare
ketleri sırasında korkuları ayrıştıran bir baston, zihindeki yolculuğun yol haritasını bedende hissettiren ter, durgunluğun hareketini görebilen bir gözlük sağlar.
Bütün bunları fark ettirecek sabır, tahammül, teslimiyet kesinlikle bir rutin içermez. Bütün acıların, üzüntülerin ve buruklukların bilincini uyandırır. Gençlikteki umursamazlığı, beklentisizliği ve korkusuzluğu tetikler.

Korkuyla girilen, mutluluğun olduğu, kahkahanın ve çığlıkların çınladığı Disneyland gibidir...

22 Temmuz 2014 Salı

Bhagavad Gita

− O lafı duymak yetti. “Annem bir daha böyle olmasın dedi.”
− Anne o seninle ilgili değildi ki.
− İşte komik olan da o, bunu duydum, benle ilgili olmadığını duyar gibi oldum, ama sanki bir anda bana şunu der gibi geldi. “Ben istersem değiştiririm, siz değil...”
− Sen benim de ne istediğimi duymuyorsun.
− Kızım, seninkini de duyuyorum ama bir türlü ne yapacağımı bilemiyorum. Artık sözlü şiddeti hayatımdan çıkarmak için gözlerimi kapayıp seni dinlemeyi tercih ediyorum. Duymaya... Neyse, tatil bizim önyargısız birbirimizi bulmamıza yardımcı olur inşallah.
Bhagavad Gita 3. bölümde şöyle denir (Sri Swami Satchidananda meali ve tercümesi): “Duyular, düşünceler olmadan bir anlam taşımıyorlar. Gözün, kulağın ya da dilin değil şiddeti uygulayan. Tat alma duyun aşırı yemez. Elin başkasının cüzdanına uzanmaz. Sadece senin zihnin bütün bu duyuları kullanır.
Arabayı durdurmak için direksiyonda oturur ve frenlere basarsın. Tekerlekler duyularımız gibidir. Motor ise bizim zihnimiz. Motor gücü tekerleklerin hareket etmesini sağlar. İşleyen şaftı motordan ayırın. Debriyaja bastığınız zaman motorun bağlantısını kesersiniz, araba bir süreliğine hareket etmeye devam edecektir. Vitesi boşa da alsanız, hızlı gittiğiniz için araba hemen durmayacaktır. Frenlere de basmak gerekir. Bu yüzden de arabada iki pedal bulunur. Duyularla zihnin bağlantısını kesin. Ancak düşünceler duyulardan uzaklaşmış ise o zaman bir karar vermek zorundasınız. O zaman bir de frene basmak gerekir”.
İşte farkındalık o zaman devreye giriyor, frene basma anında, kontrol etme isteğimizi dışarıdan kendimize doğru çevirmeyi kabul ettiğimizde.
Kontrolün elimizde olması bize büyüklük, akıllılık, üstünlük, her şeyi bilme ve en önemlisi tanrı olma hissini bahşeder. Biz de kendimize bir anlam kazandırdığımız için mutlu olduğumuzu ve her şeyi daha düzgün yaptığımızı zannederiz. Bir de eski bilgimizi işin içine kattık mı artık tutulamayacak bir canavara dönüşür, üstelik haklılığımızı savunuruz. Neden böyle yaptığımı düşünerek günümü tükettim ve bir türlü kontrol kelimesini ve birilerini kontrol etmeyi benim de sevdiğimi ve bunun benim için önemli olduğunu kendime itiraf edemedim.
Kontrol etmenin yararlarını ve zıttını yani güvenmeyi, teslimiyeti,  iç içe geçiremedim. Şimdi her iki terimin içimdeki anlamlara yeniden göz atıyorum. Kendimin parçalarını bir araya getiriyorum.

Namaste...

17 Temmuz 2014 Perşembe

OM shantih

− Söylediklerinizi öyle bir dile getirmelisiniz ki herkes anlasın ve aynen tarif ettiğiniz gibi hareketleri uygulasın.
 Canım göstersek olmaz mı?
 Hayır, göz yanıltıcıdır.
İmtihanda bize yaptırılan bütün dersi anlatacağız, hem de bilmediğimiz bir dilde, üstelik bu kadar değişik kökenli insana.
 İsteyen kendi dilini kullanabilir mi, İngilizce, Almanca, İspanyolca, Fransızca ve İtalyanca, hepimiz öğretmen olarak bu lisanları biliyoruz, o yüzden duyduğumuzda anlayıp anlayamadığımızı ayırt edebiliriz.
Akşam odamda, anlatmak istediklerimi Türkçe anlatırsam nasıl tanımlarım diye düşündüm. Bir kare nasıl tanımlanırsa o kadardı tanımım. Dört köşeli...
İşte hayatımı da bugüne kadar verilen sözcüklerle tanımladığımı, yaşamda isteklerimi ve dileklerimi bile dile getirmek için tanımını yapabilme yetisine sahip olmadığımı, çalıntı bir hayatın içinde kavrulduğumu fark ettim.
Yoga bir yaşam biçimi, yoga okul, yoga yol, yoga hayat yolu. Söylediklerimizle kalplerde ne büyük zevklere, heyecanlara, kırılganlıklara, yıkımlara neden oluyoruz ve her gün ağızımızdan çıkan on lafın bile içinde barınan anlamları düşünmeden ne kadar çok kelimeyi, nefesi sarf ediyoruz. Sözler veriyor, yaşamlara dokunuyor ve yaşamları, yaşamlarımızı zedeliyoruz.
Her konuştuğumuzun gerçek olduğu, duyulduğu bir dünya içinde her sarf ettiğimiz nefesteki sesin duyulduğunu ve sese dönüştüğünü unutmamak dileğiyle.
"Başlangıçta Söz vardı; Söz de Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı idi. Aynı şey başlangıçta Tanrı ile birlikteydi. Bütün şeyler onun aracılığı ile yaratıldı." (Jn. 1: 1-3)

OM shantih

15 Temmuz 2014 Salı

İyilik ve kötülük

Sinemada masalların da başka bir anlatımını olabileceğini gösteren, Angelie Jolie’nin oynadığı “Maléfice”  filmini seyrettim geçen akşam. Hayatımızdaki tanımları, kavramları ve lazımları kısır bir döngü içinde ele aldığımızı fark ettim.
Biz, iyiliğin ve kötülüğün bir ayrımı olması gerektiğine ve bu ayrıştırma ile de içimizdeki iyiliği ortaya çıkaracağımıza eminiz. Adam öldürmediğimiz takdirde iyi insan olduğumuza, çalmadığımızda hırsız olmadığımıza, melek gibi olmak için hep gülümseyebilmemiz lazım geldiğine inandırılmışız.
Eğer şiddeti bilmezsek, kendimizi, ailemizi, çocuklarımızı veya kendi alanımızı nasıl koruyabiliriz ki? Aptalca davranmazsak nasıl olur da düşünceli davranmayı öğrenebiliriz ki? Kötünün iyiliği bilmemesi nasıl olabilir ki? Hepsini yaşamadan nasıl olur da bütünlüğümüzü ilan edebiliriz?
Korkularımız, lazımlar, lazım olmayanlar, dinler, dinsizler, hareketler, tembellik, hız, yavaşlık, her biri bir diğerinin tamamlayıcısı. Oysa biz bütünlük içinde olan bu kavramları zıt kutuplar olarak görmeye çalışmış ve onlara da sıkıca sarılmışız. Kötü nitelikler ve iyi nitelikler olarak ayırdıklarımız, bizim ne olduğumuzu unutma, sınırlı olarak olmama yoluna doğru attığımız adımlardır.
Olmama yolunda kendi kendini yok eden birer makine haline geliriz. Kendini yok edici makinelerimiz, aslında iyi veya kötü olarak adlandırdığımız bütün hareketleri sadece ve sadece dikkat çekmek için yapmamızı sağlar. Sonrasında alışkanlık ve bağımlılıklara ve “keşke...”, “bu olsaydı...” dedirten duygusal bir hale dönüşür. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel olarak yiyip bitirir bizi.
Bütün olmak, tüm benliği tanımaktır, benliği tanıyıp onun gücünü görüp, kalben hissedip neyi ne zaman kullanacağına karar verme gücüne sahip olmaktır. Tanrı’nın sadece insana bahşettiği karar verme gücüne, yaratma hakkına ve yok etme hakkına sahip olmaktır.
Yoga; bütünlüğümüzü, kitaplarda, yaşamda, matın üstünde, matın dışında aradığımız ve bir savaşçı edasıyla ufkumuzu genişleten, matımızın sınırlarını sonsuzlaştıran yaşam sanatıdır. İyilikleri, kötülüğü yok etmez, hastalıkları iyileştirmez, sadece bizi yaratıcı olarak zenginleştirir. Deneyimlerimizi zenginleştirdiği gibi, bizleri kölelikten kurtarıp gören gözler, duyan kulaklar ve yaratan kutsal varlıklar haline dönüştürür.

Namaste…

10 Temmuz 2014 Perşembe

Korkular

“Ben tekneyi park etmeyi bilmiyorum, teknelerinize çarpabilirim, şimdiden bunun için affedin, bana yardım edin...”
Küçük teknemin her iki camı da açık, sürekli İngilizce olarak bağırıyorum. Kıyıdakiler telaş içinde bana bakıyorlar ve iki tekne arasına park ediyorum. İndiğimde kimsede ve başka bir tekne de hasar yok.
“Bak ne güze park ettin, ne diye o kadar bağırdın ki!” dedi hiç tanımadığım bir ses bana.
Sonra İrlanda’nın Sharron nehrini boydan boya gezdim tekneyle. Yola çıkışım bedbinlikti, dünyaya kendime bir şeyler kanıtlayabilme arzusu idi, gitmekti, bırakmaktı, her şeyi geride bırakıp gitmek. Beklentisiz değildim, döndüğümde bilmediğim bir şeyi bekliyordum.
Her sabah uyandığımızda neyi nasıl yapacağımızı, nasıl olacağını, neler olacağını hayal edip, bir de ardına beklentiler koyarız. Koydukça beklentilerimizin birer yük olduğunu, bizi korkuların ormanında en derin ve aşılması zor tuzakların içine çeken durumlar olduğunu bilmeden.
Hayallerimizin ve beklentilerimizin sonuçlarını düşüncelerimizle şekillendirdiğimizde, olanı, olduğumuzu ve olmayı hiçe saymaya başlar ve yeni bir dünya yaratırız kendimize, bir yanda hayallerimizin ışığında kendimizi iyi hissederken, diğer yanda bir türlü varamadığımız son içinde giderek büyüyen “ne olacak” veya “sonra” korkusu.
Cesaretli olmak, aslında beklentisizce yaptığını sevmenin içinde yatan küçük bir damla, zevk aldıkça büyüyen ve yol olup akan bir akarsu. Yollarını merakla izlediğimiz ve sonunda içinden akıp gittiğimiz bir şelale, düşünce dalgalarının yeniden bizi kaldırdığı bir okyanus.
Psikoloji veya elle tutulamayacak bir şey değil, neler olacağını deneyimlediğimiz ve her gün en büyük korkularımızla yüzleştiğimiz bir okyanus yaşam. Kaçış yolları arayıp, planlar yapmaya başlayıp, başkalarının bulduğu sonları deneyimlemeyi düşlediğimiz anda, elimizden kaçıp giden ve bizi yoran, yorduğu gibi yoğuran bir düzen bu.
Güne korkusuzca, kendi maceranızı yaşama keyfi ile başlayın. Şüphelerimiz ve korkularımız bizim değil, yaşanmışlıkların bir parçası, tökezlediğimizde de sonu belli olmayan bir filmin kurgusunu yapmanın, başrolünü oynamanın gururunu taşıdığımız bir film yaşamımız.

Senaryo bizim istediğimiz gibi değil, bizim en büyük hayrımıza yazılmış, biz sadece onu kurgulayıp yeni bir tarz katabiliriz. Tarzımızı sevgi ile belirleyip olabileceklerin sonsuzluğuna doğru yelken açmanın keyfiyle yeni bir güne merhaba...

8 Temmuz 2014 Salı

Yalnızlığa ve çokluğa açılan kapı

− Anne bana kural koy. Ben kural istiyorum, ben ait olduğumu bilmek istiyorum, ben sevildiğimi hissetmek istiyorum.
− Kızım bak, kural uyulmak içindir, kural koyulduğunda o kurala uyup denileni yaparsın, yok ben iki saat sonra bunu yaparım yoktur.
− Tamam söz, ne olur ama bana kural koy, ben büyümek istiyorum. (Gözlerinden sürekli yaşlar süzülen kızımla sarılmış halde bir süre oturduk.)
Kuralsızlık, özgürlük, bir yol. Bu yolu seçmek korkusuzluğu, olacakların gelmesine izin vermeyi, bilmemeyi, disiplini, rutini, hareketi, sabrı ve bugüne kadar deneyimlemediğimiz, deneyimleyemediğimiz şeyleri de beraberinde getiriyor. Costa Rica’da iken, sabah kalkıştan akşam yatış saatine kadar belirli bir rutinin içinde yaşadım. Program öyleydi, bu yüzden soru bile sormadım. Hayatımız da aynen bu şekilde planlanmış; doğarsın, okula gidersin, işe girersin, evlenirsin, çocukların olur, para, ev, araba... Ardından emeklilik ve ölüm, işte hayat...
Emeklilik, işsizlik ya da bunlardan birinin eksikliği sorgulamaya yönlendirir bizi, sorguladıkça özgürleşme yolunda adımlar atmaya başlarız. İşten memnun olmayız, adımızdan, mevkimizden, çocuklarımızdan, kazandıklarımızdan, olanlardan. Ve kendimizi lazımların olmadığı bir ülkede buluruz. Herkesin bize akıl verdiği, yeni deneyimleri yaratmamamız gereken, bilinmeyen denklemlerin çözülmeyi beklediği bir ülkede. Bir sağa, bir sola çarptığımız, yalpaladığımız, kendimize sınırlar çizmeye çalıştığımız sonsuzluk ülkesinde.
Sınırların olmadığı, sonsuzluğun yeni deneyimlere açıldığı, her yapılanın sanat olduğu, yapılanın lazımlarının ve şeklinin olmadığı, mutluluk ile yaptığımız, kalpten hissettiğimiz bir alana gireriz. İşte burası korkunun, baskının, lazımların bitip kendimizle tanışmaya başladığımız alandır, hoş geldiniz kendinize, artık yalnız değilsiniz.
Büyümek için kurallı olup kuralları kırmayı öğrenmeden sınırsızlığı kızıma öğretemeyeceğimi, önce uygulayıp sonra yaratıcılığı ile kendine yeni yollar bulacağı kuralları koymayı, kuralları uygularken genişleyeceği bir alan yaratmayı yeni yeni öğreniyorum. Yolun hiç bitmediğini ve ölümün de bizim için bir son olmadığını bana anlatan bütün hocalarıma, yoluma çıkan bütün insanlara teşekkürler.

Namaste...

3 Temmuz 2014 Perşembe

Dua

“Lokah samastah sukhino bhavantu: Dünyadaki ve evrendeki tüm canlılar mutlu ve özgür olsun, benim sözlerim, hareketlerim ve düşüncelerim de bir şekilde bu mutluluğa ve özgürlüğe katkıda bulunsun. Shantih, Amen, Amin.”
İşte bu dua, benim ilk dersim ve her günün sözü oldu. Bu dua ile kendime yolculuğuma başka bir ülkede, hiç tanımadığım insanların arasında yeniden başladım. Hoca olmanın, öğrenci olmanın, canlı olmanın bir sonu, sınırı olmadığını hatırlattı bana bu dua her gün.
Sevdiğim, sevmediğim, beğendiğim, rahatsız edici taraflarımı tanımaya başladım ve özüm olana doğru attığım bu adımda kesinlikle ne ile karşılaşacağımı bilemedim. Buldum mu? Bulduklarım kalacak mı? Değişecek mi? Bu soruların cevabı da yok. Zamanın en küçük biriminde, her an değişen bir evrende kalıcı olmanın, kalıcılığın içinde geçiciliği tatmanın sırrına ulaşmaya çalışacağımız bir yolculukmuş yoga.
İfade etmek istediklerinizi dile getirebildiğiniz, dile getirebildiklerinizi uygulayabildiğiniz, bütünlüğün damarlarınızda aktığı anları hissettiğiniz bir gün olsun. Namaste

1 Temmuz 2014 Salı

Costa Rica

    

Yazılarımda bahsettiğim Jivamukti Yoga eğitmeni olmak üzere Costa Rica'daki eğitime katıldım. İzlenimlerimi yakında yazacağım. Şimdilik birkaç fotoğraf...