26 Ağustos 2014 Salı

Bencillik

− Bana üç tane iyi, üç tane de kötü yönümü söyleyin.
− Anne bu ne gene!
− Ya işte bu gölge terapisi diye bir şey, uzun uzun anlatsam sıkılacaksınız. Onun için bence söyleyin ama dalga yok lütfen.
İkisi bir ağızdan:
− Bizi çok serbest bırakıyorsun, bize söz geçir, acayip rahatsın. Tamam, bize bağır çağır, hep senin istediğin olsun demiyoruz ama sen anladın...
Bir anda durdum... Rahatlığın, bencilliğin sinyalleri idi bunlar; tembelliğin, kavga gürültüyü reddetmenin, sorumluluk almamanın bir başka şekli. İyi tarafı ise sınırsızlığımı buna borçluydum. Yaratıcılığımı, iş becerimi, birçok şeyi yardım almadan başarmayı, kendi kararlarımı vermeyi.
Bencil kelimesi beni o kadar sarstı ki hep verici olmaya, hiç kimseden yardım beklememeye, hep suçu üstüme almaya alışmış kurban rolü, benim için bencil olmaktan çok daha rahat ve güzel üstlenilebilir bir roldü.
Bencillik, bizi kontrolcü, her şeyi bilir, dinlemez, at gözlüğü ile dolaşan, etrafı eleştiren, tembel, farkındalığı az hale getirse de, aynı zamanda kendimizi tanımak için bir fırsat. Kendimizi sevmeyi ve bu sayede bütünü sevmeyi, özünü bulmayı, sınır çizmeyi, kendi sınırlarını bilmeyi, her şeye evet dememeyi, yaptıklarımızın sorumluluğunu almayı gerektiren bir tutum.
Bu kadar olasılığı kendi huzur ve rahatımızı yok ederek bulmak, evrenin başlangıcından beri süregelmiş bir tutum. Bu aslında "büyük uyumun icaplarına uygun ve kendimizi daima yeni gelişimlere hazırlama amacını güden bir mekanizmadır". (İlahi Nizam ve Kâinat - Bedri Ruhselmann)

Bütün veçhelerimizi, niteliklerin çeşitliliği olarak kabullenebilmemiz için Tanrı'nın hepimize sabır ve bir tutam gülümseme bahşetmesi dileğiyle. 

21 Ağustos 2014 Perşembe

Her nefeste yenilenmek

Şimdide yaşamak için yıllardır oradan oraya kendimi aradım. Bugünlerde şöyle bir hayatımın geride kalanına baktığımda, değişik yaşamak, herkes gibi olmamak, annem ve babamın yaptığını yapmamak için çabaladığımı görüyorum. Ne olmak isteğimi bilmeden, farkında olmadan yaşadım bütün bunları. İyi ki de hepsini alt üst etmeye çalışmışım kuralların.
Yapılan kritiklerde gerekeni bulmayı, maceralarımdan öğrenmeyi, çocuklarımla büyümeyi, kavramları yeniden tanımlamayı öğretti bütün bu seneler bana, ama en önemlisi içimdeki beni aramamı, her gün yeniden verilen 24 saatlik hediyeyi daha farkında yaşamamı sağladı.
Bazen takılıp kaldığım, bazen sıkıldığım, bazen çok irdelediğim bu dünyada:
Nefes aldığımda hayata yeniden gözlerimi açıyorum.
Nefes verdiğimde gördüklerimi herkese anlatıyorum.

Her nefeste yenilenmenin tadını çıkarmak dileğiyle… 

19 Ağustos 2014 Salı

Zaman

Zaman, hiç yetmiyor hissi ile yaşıyoruz. Gün içinde hep ona buna zaman kalmadı diyerek işlerimizi yarım yamalak hallediyoruz. Halbuki eskiden saatler henüz ortalığa çıkmamışken, sabah, inekleri otlatma saatinde, güneş doğarken, güneş batarken, hasat zamanı gibi doğa saatini kullanabilme imkânına sahiptik. 14. yüzyılda ilk saatler ortalığa dökülüp sokakları kaplamaya başlamış Avrupa'da. Sonra her geçen gün "gelişen, büyüyen ve modernleşen" dünyada hiçbir şeye yetişemez olduk.
Yetişememek aslında zevk almadığımız işlerin toplamı oldu, zevk almadıkça zamanımızı daha çok para ile satar ve para ile zaman alır olduk. Parayı harcayarak modernleştik, modernleştikçe daha çok zamana sahip olmak için geliştirdik. Oysa istediğimiz ve özlediğimiz rahat zamana bir türlü erişemedik.
Anlamadığımız veya bir türlü dile getiremediğimiz, zamanın biz ve yaşamımız olduğu idi. Sabahın ilk saatlerini belki biraz iş halletmek veya sadece huzuru ve sessizlikteki sessizliği hissetmek için kullanmak ya da geç kalkma lüksüne sahip olanlar için, yaptıkları işi bitirdikten sonra bir süreliğine camın kenarında oturup bir çay içme keyfini çıkarmak, sadece olmayı bilmek.
Yoga için zaman ayırmak sadece hareketleri yapmak değil, sessizlikteki sesi duymaktan geçer. Yoga ile tanışmak, içimizdeki sessizliği duymakla başlar.

Yaşamı hissedebilme gücüne erişmek ve içimizdeki gücü dışarıya yansıtabilmek ümidiyle...

14 Ağustos 2014 Perşembe

Olasılıkları fark etmek

Bu bilgi, bana çok enteresan geldi, kızımın bu tür şeyleri anlatan bir dergi alması daha da şaşırtıcıydı.
“‘Aşındırıcı moleküller, çamaşır deterjanı gibi dünyamızın havasını kirlenmekten koruyorlar. Bunlar güneş ışınları aracılığıyla ozon tabakasında oluşuyor. Toprakta nitrat fazlalaşması da hidroksilat köklerini fazlalaştırıp aşındırıcı molekül oluşumuna yardımcı oluyor.’ Ne komik değil mi anne, pislendikçe dünya aynı zamanda temizleniyor.”
Kızım bu satırları sıkılmamam için okurken algılarımızın nasıl her gün araştırma ve soruşturmalarımızla değiştiğini düşündüm. İyi, kötü, doğru, yanlış verdiğimiz kararlar algıladığımız şekilde renklenir.
Aslında çözümler çok uzak olmamakla birlikte onları görme farkındalığımız, algılarımızı yeniledikçe değişik olasılıkları ya da olasılıklar içindeki değişik imkânları algılamamızı sağlar.
Olasılıkları sınıflandırmadan, ayrım yapmadan deneyimleyebilmek, yeni dünyaları tanımaya doğru merakla yelken açmak dileğiyle. 

12 Ağustos 2014 Salı

Bakış açısı

− Bu "mood" kolyeleri ısıyla mı çalışıyor?
− Hani ben hep söylüyorum ya bizim bir ruhumuz var, renklerimiz var...
− Üf anne tamam tamam, sen gene anlamadın... Konuşmayalım.
“Tatilimizi birer çocukla geçirelim” dedi eski eşim, sadece bir tanesi ile bir hafta.
Bu hafta Mara’ylayım, oğlumla ekim ayında bir haftam var. “Mara’nın bu sinirli hallerini, bana sürekli bağırmasını anlamakla uğraşacağım” diye söz verdim kendime.
− Neyi anlamadım, bak gene gıcık bir hal aldı bu iş!
− Anne ben sana ısı ile oluyor diyorum, sen bana inancını söylüyorsun. Kısa ve açık bir soruya tamamen farklı bir cevap. Bana sadece bilmiyorum desen, senin ne kadar bilmiş, ne kadar kendini beğenmiş olduğunu ve bana bazı şeyleri zorla kabul ettirmek istediğini düşünmeyeceğim.
Yoga ilk bakışta sadece beden ile yapılan hareketler serisi gibi gözükse de aslında yaşama başka bir bakış açısı. Kendi sıhhatim ve iyiliğimi başkalarına zarar vererek ya da başkalarını umursamadan nasıl gerçekleştirebilirim ki. Farkındalık ile hayata bakış açım değişmeye başladı. Sırf benim gözlerim, kulağım, elim ile hissetmiyorum, tadını çıkarmak için bütünde hissetmeyi öğreniyorum. Bir bütün olabilmeyi, bana dokunan ile benim dokunduklarımı fark etmeyi öğreniyorum.

Mucize, her geçen gün hücrelerimizde meydana gelen değişikliği anlayıp yaşayabilmekte. Bedenle başlayıp ta derinlere nüfuz eden yaşamı fark edebilmenin sevinci ile yaşamaya devam edebilmek dileğiyle...

7 Ağustos 2014 Perşembe

Düşünceleri değiştirmek

− Anne n’apıyorsun?
− Arabayı tanıyıp kullanmaya çalışıyorum.
− Her araba değişik mi? Neyse dinle şimdi, çıkınca buradan düz gideceksin.
Oğlum yolu tarif ederken Almanya’ya ilk gelişimi, araba kullanmaktan çekinişimi, şimdi nasıl gideceğimi düşünüyordum.
− Yanlış gittin, benim sözümü dinlemediğin zaman sana çok kızıyorum.
− Ya ne olur, sadece kayboluruz.
− Bir şeyleri kolay yapmak varken hep zora kaçıyorsun.
− Hayır canım, ne olur ki kaybolsak.
Günlerimiz hep böyle yarım yamalak anlaşarak bütün olmamayı getiriyor. Dinlemediğimi, korku ve endişelerimi, hatıralarda kayboluşumu dile getirmek yerine hemen savunmaya geçip saptırmaya ve içimdekileri gizlemeye, kendimle karşılaşmadan, korkularımı ve gerginliğimi ona yansıtma yolunu seçtim.
“Düşünceler hayatın ekranına kaydedilmiş veriler gibidir. Ekranda gördüğünüzü beğenmiyorsanız onu silmeniz size bir yarar getirmez. Düşünce deneyim, deneyim ise sonuçtur. Sonucu beğenmediğinizde düşünceyi değiştirmek gerekir." (Sevgiye Dönüş - Marianne Williamson)
Kurgulama şeklimdeki en ufak değişim, deneyimimdeki sonucu değiştirir.
Korkularım öfkemi, yaşamımın bir anını kalbimin tüm açıklığıyla yaşamak, yaşamı ele alışımı değiştirir.
Farkındalığın ışığını korkunun cehenneminde yanımızda taşımak ümidiyle.

Namaste.

5 Ağustos 2014 Salı

Işığımızı görmek

Breaking Point adlı filmi izliyorduk kızımla, romantik bir dans filmi. Filmi seyrederken her yerde bir ayrılık fikrinin ortaya atıldığını fark ettim. Sokak dansçıları, balerin ve baletleri kabul etmiyor, kız sevgilisi olmayınca yarışmadan çekilmek istiyor, sadece sevgili onu tamamlıyor.
Bunları seyrederken bir anda kendimi, annemi, sürekli akıl verip hiçbir şey yapmayanları, yapmakta zorlananları düşündüm. Hepimiz akıl veririz, ama kendimizi görmeyi bir türlü kabullenemeyiz. Daima savunmaya geçer ve başkalarına karşı suçluluk hissimizi yansıtırız.
Çekincemiz ise yalancı durumuna düşmek. Yapmadığımız, yapamadığımız işleri başkalarında düzeltmeye çalışır ve onlara akıl vermeyi deneriz. Kendi içimizdeki ışığı görmekten korktuğumuz için ışığı başkalarında yakmaya çabalarız, yapabilenleri över, yapamayanları yargılarız.
İsteklerimizi itiraf etmekten utanırız, yapamayacağımız korkusu bizi utancı yaşamadan utanmaya iter. Normlara, lazımlara göre yapamayacağımız korkusu ise bizi denemekten caydırır.
Korkulu bir zihin istediğini tam olarak anlatamaz. Korkuyu yaratanın özümüz değil zihnimiz olduğunu algılamaya başladığımızda ışığın sıcaklığını, parlaklığını ve dokunuşunu hissetmeye başlarız.
Tamamen özgür olabilmek için niteliklerin bizim özümüz değil, istediğimizde alıp üstümüze giyebileceğimiz birer kıyafet olduğunu fark ettiğimizde, savaşmak veya utanmak yerine seçim hakkımızı kullanmaya başlarız.
Niteliklerimizi kendi deneyimlerimizle tanımaya başladıkça anlamlarını kavrayıp korkusuzca sahiplenebiliriz.

Işığımızı ateş böcekleri gibi dünyaya yansıtabilmek için deneyimlerimizi korkusuzca ve özgürce yaşayabilmek umuduyla.