29 Aralık 2015 Salı

Gelecek ve geçmiş




Bizler gelecek ve geçmişle yaşarız. Geçmişimizdeki olayları sanki olması gerekli ve gelecekte olacakları da bize mutluluk getirecek, daha iyi, daha güzel daha… yapacak olaylardan sayarız.

Bir an durup güneşin doğuşunu seyretmek, bir an durup ne yaptığımızı fark etmek yerine “Bu hep benim başıma gelir, zaten bunun olacağını da hissetmiştim…” deriz. Ne olduğuna, ne yaptığımıza, neler hissettiğimize, neden hissettiğimize, ne düşündüğümüze, neden düşündüğümüze ve neden öyle olması gerektiğine bakmayız.

Yavaşlamamak, bir şeyleri duyamayacak kadar hızlı yaşamak, ileriye veya geriye bakmak, bizleri kör, sağır, bencil, tat almayan, tat vermeyen, dokunamayan hale getirir.

Hayata, her güne coşku ile başlarız, ancak gün içinde ilerledikçe coşku sönmeye ve biriken olaylar bizi yormaya başlar. Odaklanmayı seçtiğimiz önyargılarımız, bilmişliklerimiz bizi günün sıkıcılığına, anlamsızlığına, bedensizliğine ve anlaşılmazlığına getirir. Çocuklar gibi keşfetmenin derin hazzını, deneyimlemenin yeni bilgisini keşfetmeyi bilmeden, geleceğimizi de, geçmişimizi de kullanılmaz bir halde karşımızda buluruz.

Babam şu anda hep bekler halde oturuyor, neyi beklediğini ne kendisi ne de biz biliyoruz. O “Bekliyorum” derken, biz yorumlarımız ile ne istediğine, ne hissettiğine, ne düşündüğüne karar veriyor ve onun için en iyi olduğuna kanaat getirdiğimiz şeyi yapmaya çalışıyoruz. Hiçbirimiz belki de onun ölümü değil de, doğumu beklediğine inanç geliştiremiyoruz.

Her geçen anı, düşüncelerimizin doğasını, duygularımızın niteliklerini, dünyamızı, dünyanın rengini, dünyanın oluş halini dönüştürecek şekilde fark ettiğimizde ancak yaşam bizim en derin hücrelerimize, en derin düşüncelerimize, en derin duygularımıza ve ta derindeki ruhumuza ulaşır.

Geçmişe ve geçmişteki olaylara odaklanmaktan çok eğer onlarla temas eder, neyi nasıl yaşadığımın, neler hissettiğimin farkına varırsam, odaklanacağımın algısını da değiştirme ve yeniden yapılandırma zekâsına erişirim. Geleceğimin bana ne mucizeler getireceğini bilmeden ona teslim olursam o zaman mucizelerin oluşumunu görebilirim.

“Neye odaklanmayı seçtiğimiz – hayatlarımızda gelişen dramları ve bu dramların içinde oynadığımız rolleri belirler!”
Marianne Williamson - Değişim

Namaste…

24 Aralık 2015 Perşembe

İnançla...



Her şey bir inançla başlar, inanç kendini hissetmenin ötesine geçip olmayanı ve olanı görme yetisi değil, olanda olmayacağa doğru ilerleyebilmenin bilgisidir.

Alıştığımız hayatlar, yaşadığımız yerler, kendi içimizde geçen krizler, bizleri bağışık yapar bu yaşama. Birçoğumuz alışkanlıklarımızı sürdürür, onları kabul eder ve ölüm ve yaşam arasındaki yolda gider geliriz.

Oysaki yoga ölümün de yaşamın da var olmadığı bir alanda yapabileceklerimin sınırını aşma, görüneni görünmez yapma yeteneğidir. Yalnızlık içinde bütünü tanıma kabiliyetidir. Olamayanı anlayarak asanaların içinde sonsuzluğu görebilme kapasitesidir. Benlikten çıkıp, bedenden çıkıp, korkuyla yüzleşebilmenin alanıdır.

Asanaları yaptıkça, dünya üzerinde var olmanın ve dünyaya köklenmenin anlamını kavrayan bizler, bu dünyanın endişe, kaygı, korku, kıskançlık, kötülük, yoksulluğu ve yoksunluğu ile karşılaşırız. Oysaki yoksunluk ve yalnızlık bütün olan bizim içimizde yer almaz.

Asanaları yapmak, etik kuralları izlemek, konsantrasyon ile dünya ile temas edip, olanı ve olmayanı birleştirmektir yoga. Aynı bedenin içindeki katmanların birbirleriyle iletişim sağladıkları, yeri geldiğinde hastalık yaratarak bizleri uyardığı, bazen yolumuzdan çıkardığı ve bazen de fiziksel anlamda ölüme götürdüğü gibi… Bizler de dünyanın içinde kendimize kötülük edip, krizler yaratıp, kendimizi yoksunluğun içinde buluruz.

Bedenimizi, kendimizi ve değerimizi anlamak dileğiyle…
Namaste!

22 Aralık 2015 Salı

Sonsuzluğun sınırları




“Sonsuzluk sınırsızdır, sınırlar olmaz ise sonsuzluk da olmaz!” 
Anonim

Sınırlarımız bizim güvenlik alanlarımızdır. Sonsuzluk ise güvenlikte hareket kabiliyetimiz, deneyim kazanma alanımız, başarısızlık ve başarmanın temasıdır, denemenin yeni kapılarından biridir.

Sınırsızlık içinde bir türlü temas etmeyi başaramayız kendimizle, kendimizi göremez, yeteneklerimizi seçemeyiz. Sonunda sınırsızlıkta sınırlar da bize birer hapishane olurlar. Yoga ve Ayurveda sınırsızlığın içinde sınırlarımız olduğunu bilerek hareket kabiliyetimizin genişlemesi, yaşlanmanın yaş almaya dönüşmesi, sıhhatin sağlık olarak bedenimizde bulunması, zenginliğin içsel ve dışsal olarak ikiye ayrılmadan hem içeride hem de dışarıda kullanımıdır.

Sınırsızlığı kullanabilmek için güven duymamız gerekir önce kendimize. Temas edemezsek kendimizle, güven duygusunu yitirir, değerin ne olduğunu, değerimizin varlığını, zekâmızın kıvraklığını, bedenimizin esnekliğini fark edemeyiz.

Kendimize olan kinimiz, kendimize karşı önyargılarımız, değersiz olduğumuz, sevmeye ve sevilmeye değer bulunmamadığımız düşüncesinden kurtulmayı kabul etmeliyiz. Hayatımızda ilk çalışmamız gereken alanın burası olduğunu düşünüyorum. Eğer bu alanla biraz olsun bağlantı kurabilirsek ve onu anlamaya çalışırsak o zaman bütün hayatımızın anlamını değiştirebiliriz.”
Krishna Dasé

Temas edebilmek için dokunmayı, dokunabilmek için uzanmayı, uzanmak için bedeni kullanmayı, kullanırken sevmeyi, severken görmeyi, görünce tadına varmayı, tadına varınca hissetmeyi öğreniriz. Hissettiğimiz hiçbir şeyi de asla unutmayız.

Sınırların içinde sonsuzlukta yaşamaktır sevmek. Sevmek tutmak, korkmak, terk etmek, yapmamak, başarmak, sahip olmak değildir. Sevmek, her anı yaşabilmenin, hayatın tadına varabilmenin kendisidir.
Namaste!

17 Aralık 2015 Perşembe

Yaşam



“Yaşam, sıkıntı ve bedbahsızlık arasında sağdan sola sallannan bir sarkaç gibidir.”
Arthur Schopenhauer

Bazen olaylara o kadar alışırız ki, hiçbir zaman mutluluk nedir bilmeyiz, tam tersine her şeyin olmasına o kadar alışırız ki mutluluğu gözden kaçırırız. Beynimiz daha çok problemleri çözmeye çalıştığı için ilk gördüğü eksiktir, rahatlatıcı olanı yakalayamaz. Aslında bu kısa süreli mutluluklarımız bizi acılardan, tatminsizlikten uzaklaştırıp yeniden başlamaya, bir daha çabalamaya, yeniyi ve güzel olanı beklemeye ve hep mutluluk hissini aramaya iter. Gelişmeye, ayrılıp gitmeye, uyuşmaya veya kabule sürükler.

“Yoga yolunda yürümek, zihinde huzuru bozmadan sevincin ve üzüntünün içinden sükûnet ile geçmemize yardım eder. “
Sharon Gannon & David Life

Aklımız, duygularımız hep bir arzunun ve olmayanın peşinden koştukça, ne sonsuz mutluluğu ne de huzuru bulabiliriz. Temas etmeyi öğrenip, verileni alıp, anın içinde mutlu olup, dolu dolu anı yaşadığımızda ise yaşanmışlığın tadını, an be an fark ederek olanı ve olmayanı aramadan devam ettiririz.

Oysaki ne kabul, ne ayrılıp gitmek, ne yeniden başlamak vardır, sadece olduğumuz anın tadına varmaktır yaşamak.

Yaşamayı an be an, hikâyesiz, geçmişsiz ve geleceksiz sürdürebilmektir bize huzuru veren.
Namaste!

15 Aralık 2015 Salı

Andan ana…



“Hayatta değiştiremeyeceğimiz iki gün vardır, biri dün biri yarın.” Dalai Lama

Değişmek, değiştirmek, dönüştürmek bizi hayata bağlayan. Arkadaş değiştiririz, eş değiştiririz, ev, araba… İçindeyken mobilya değiştirip evi değiştiririz, dönüştürürüz bir yuvaya. Sonra arabayı değiştirip kendimizi dönüştürürüz sportif bir kadına ve sürekli bir kendimiz olma çabası içinde dış görünüş ve maskeler takarız.

Ta ki içimizdeki maskeler ve dışımızdaki maskeler bizi kaplayana kadar.

Amerikan Genel Kaygı Rahatsızlığı Derneği Amerika’da 6,8 milyon kişinin kaygı ve endişe rahatsızlığına sahip olduğunu açıklamış. Maskelerimizin, bizi her gün bir endişeden diğerine götürdüğünü ve bütün bu maskelerin kendimizi daha da fazla yerden yere vurduğunu fark etmeden kendimiz olma yolundan uzaklaşırız.

Kendimiz bütün bu maskelerin toplamı olurken bunu bir türlü kabullenmek istememek, endişelerimizin büyümesine, kendimizin, her gün bir şansa sahip olduğumuzu görmemize neden olduğunu anlamadan yaşamamıza yol açar.

Şans değiştirmek değildir, şans dönüştürmek de değildir. Şans aynı şeyi başka şekillerde yeniden yaşarken ona bakıp, onu hissedip, cevabı bilmeden içinden geçerken, olayla, kişiyle, anla yeniden bütün olabilmektir. Onu seçerek ya da kontrol ederek yaşamak değil, bir ad vermek değil, sadece onu görmektir.

Yoga yaparken yapamadığım pozların her birinin bir kulbu vardı. Çok şişmanım, karnım sarkıyor, popom çok büyük onun için kalkmıyor, kollarım güçsüz. Şimdi bütün nedenlerim tamamen ortadan kalktı, yapamama özgürlüğüm elimden alındı ve beni bir anda benle başbaşa bırakmış bir bedenim var. Yapabileceklerimin ve yapabilme kabiliyetimin beni benle bıraktığı bir an.

Cameron Shayne ile yaptığım Budokon serilerinin imtihanını verdim geçtiğimiz hafta. İmtihanda başarılı olup olmadığımı henüz bilmesem de, hareketleri yapma kabiliyetim, onları bloklardan yardım alarak gerçekleştirebilmem, onları yaparken kendi sesimi duyabilmem, hareketi tariflerken onu yaşayabilmem, yaşarken onunla bir olmam çektiğim videoları bana sevdirdi.

Yapabilme kabliyetimi yeniden ikinci bir şans ile keşfederken endişelerimin, korkularımın benim birer parçam olduğunu, onların beni ben yaptığını, benle severek, ağlayarak, ağlatarak, mutlu ederek birlikte yürüdüğünü ve beni kolladığını hissettim. İçimdeki benin beni ben yaptığını ve benin aslında ne dünde ne de bugünde, yaşadığım her anda görünür ve görünmez olduğunu keşfettim.

Dinlemenin nefes almak olduğunun, nefes verirken dinlediklerimin bende yarattığı etkiyle hareket etmek, hareket ederken nefesi tutmak, kendime ve o anın büyüsüne değmenin sihri içinde endişelerimi yanıma alıp, çoklu bir yolculuğa adım atmanın keyfine varabildim.

Yarına koşmak veya dünü değiştirmek yerine andan ana geçmenin, boşluktaki taşlar üzerinde zıplamanın, zıplarken tutunabilmenin, boşluğa düşerken yeni bir varoluşu keşfetmenin mucizesini görerek hayata tutunabilmenin, sınırsızlığı aşağı atlarken ve yukarı zıplarken deneyebilmenin keyfine varalım bu hafta.
Namaste!