30 Haziran 2015 Salı

Kalabilmek



Tadartha eva dŗśyasyātmā – Sāadhana Pāda 21. sure / Görülen sadece gören olduğu için var.

(Tad: o, şu; arthaḥ: gaye, amaç; eva: sadece; dŗśyasya: görülenin; ātmā: gören)

Yogada her gün bedenin farkına vardıkça, aslında bizim hiçbir hareketin içine dahil olmadığımızı anlamaya başlıyoruz. Acımızı hissettiğimiz anda eğer bedenin kendi içinde kendini düzeltmesine ve biraz olsun bekleyip, nefesin de yardımı ile bedenimizdeki değişikliğin oluşmasına izin verirsek o zaman biz dahil olmadan bedenimiz rahatlamamızı sağlar. Ancak duygularımızın ve aklımızın bu işin içine girerek çözüm bulması için yapılana dahil olursak, o zaman işlerin iyileşmesi yerine sürekli olan biten ile savaşır hale geliriz. Aynı Baghavad Gita’da Arjuna’nın girdiği savaş gibi biz de hayatımızı savaşarak geçiririz. Anlamak kelimesi İngilizcede iki sözcükten oluşur, under ve stand: Anlamak için altında durmamız lazım, neyin altında durmak derseniz, anda, hatta anın daha da altında ve derininde.

İşte o zaman yanımızdakinin değil, kendimizin ne yaptığını fark eder ve kendi hareketlerimizin, sözlerimizin, ne kadar da derinlerinde olduğumuzu fark edebiliriz ve bu sayede bu sutrada da belirtilmek istendiği gibi, sadece bir var olma savaşı vermeye çalıştığımızı anlarız.

Her şey olabilmeyi kabul ettiğimizde, her şey olabilmenin tadına varabildiğimizde, ne olmak için ne de herhangi bir şey olmamak için çaba sarf etmeyiz. Yapacağımız sadece olduğumuz alanın içinde kalabilmektir.  

Her yerde ve her anda içinde kalabilmenin, içinden geçebilmenin ve içinde olabilmenin tadını çıkarmak niyetiyle…
Namaste…

25 Haziran 2015 Perşembe

Yogayı yaşamak



Yogaya karşı bir şeyim yok… Ama herkesin veya en azından benim yoga yapmam gerektiğini zannetmiyorum.
Yogayı herkes yapmalı bence.
Sen yoga yaptığın için bu kadar baskıcı olman gerekmez Aslı… O da bir jimnastik veya aerobic gibi bir şey değil mi?!
Neyse belki bir gün…

Ablamla yoga hakkında sürekli bir çekişmeye giriyorum. Sonsuzluk veya var olabilmek için direttiğimi, tekdüzeliği nasıl kabul edemediğimi görmemi, başarılı olmanın yaptığımız kaç iş olduğuna bağlı olduğunu içten içe düşündüğümü fark etmemi sağladı.

Samin Nosrat, hem kitabında “The Joy of Cooking”– hem de derslerinde sabrın, yavaşlığın, farkındalığın ve anda olmanın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Soğanın ancak yarım saat sonra yemeğe tat verecek hale geldiğini, tadını içindeki şekerin dönüşümünden aldığını anlatıyor. Ben soğan kullandığımda hep çok çabuk salça ve sebzeyi üstüne ekliyorum ve evet, soğanın tadını alamıyorum.

Yoga; yemek yapmak, koşmak, spor yapmak, çalışmak ve bu dünyada yapılacak ne var ise her birini “yapmak zorunda olduğumuz için değil, yapmak istediğimiz için yapmayı öğrenmek”.

Yaptıklarımızı severek, isteyerek, anlayarak, kulak vererek yaptığımızda, içimizdeki hüznü, neşeyi, sevgiyi, mutluluğu hissederek yaşamaya başlarız. Ancak o zaman yaşadığımızı fark eder ve zamanın sonsuz olduğunu anlarız.

Gülüşlerin, ağlayışların, susuşların yaşandığı, yaşanırken fark edildiği, farklı olmadığımızın saniye saniye anlaşıldığı yer yoga.

Yaşamın içinde matımızla renk değiştirerek uçabilmeyi öğrenmek dileğiyle…  

18 Haziran 2015 Perşembe

Karar vermek



Anne sen istemiyorsun, ben de isteyip istemediğimi bilmiyorum, niye ben karar vermek zorundayım.
Senin arkadaşın kızım, o yüzden, sonrasında beni suçlamanı da engellemek amacım, ayrıca kendini tanı ne istiyorsun ne istemiyorsun, gerçekten önemli mi?
Öf anne öf, hep bu "piskolog" yönün…

Kendimizi tanımayı sevmeyiz, tanımlara karşı çıkmayı sevmeyiz, hele ki temasta kalıp o an istediğimizle sonra hissettiklerimizin aynı olmadığını görmek daha da yıpratıcıdır bizim için. Karar vermek için istemek, istedikten sonra o isteğin gerçekleşmesi için yollar aramak, kelimeler bulmak,  sonrasında bazen beklemek, bazen de hemen harekete geçmek, geçtikten sonra ona ulaştığımızda hissettiklerimizi anlamak, tanımak, dokunmak, temas etmek ve sonunda yaşadıklarımızla baş başa kalıp biraz zaman geçirdikten sonra ayrılmak. Hayatın döngüsünü böyle anlatmıştı Özge Hanım bana.

Cesaretin, korkunun, güzelin, çirkinin ve belki de hiçbir tanımın olmadığı bir yer burası, istek tanımlandıktan sonra da, yaşananlardan ayrılınca da bir çukur burası, hiçbir şeyin olmadığı yeni bir isteğe, niyete, dileğe veya arzuya açılan bir kapı sadece.

Süreklilik insanı ayakta tuttuğu gibi, yorar da. Boş kalmak, rahatlamak, sakinleşmek ve bir an bakabilip sadece orada durabilmek de gerekir. İçine dalmadan tadını alabilmek, sıcaklığını, soğukluğunu hissedebilmek, güzelliğini çirkinliğini, iyiliğini kötülüğünü… Sadece farkına varmak. Her birimiz bunlardan kaçarak toplumun bir parçası oluruz, denileni yapan, denemeyi korkarak ve cesaretsizce ve isteksizce yapan, bencil bir insan. 

Söylediğimizle yaptığımız, düşündüğümüzle uyguladığımız, hissettiğimizle eyleme geçirdiğimiz tutmaz kendi içinde, ikililiği yaratırız dünyamızda.

Yogada ikililik kalkar, dikkati gerektirir yoga, bilmeyi değil uygulamayı, itaat etmeyi değil denemeyi, bazen bırakmayı, bazen de yola devam etmek için aynı şeyi sürekli deneyerek yenilikleri bulmayı, kendimizi tanımayı gerektirir.

Karar vermenin tadına varacağınız bir hafta sonu dileğiyle…

16 Haziran 2015 Salı

Kuyu kazmak



Charles Eisenstein’ın “The More Beautiful World Our Hearts Know is Possible” adlı kitabından bir alıntı:

“― Büyükbaba, beyaz adam her şeyi katlediyor, yıkıyor, bozuyor. Onu durdurmamız gerekmez mi?
Hayır. Biz onun yanında durup seyredeceğiz. O kendi kuyusunu kendi kazıyor.”

Bizler her zaman, kendi yaptıklarımız ve kendi yarattığımız dünyaların içinde olan biteni sadece tek taraflı görürüz, yani kendi tarafımızla. Farkındalıksa kendi tarafımızı fark edip neler yarattığımıza şahit olabilmektir. Görünüşte yarattığımız benin, bize olan gerekliliğini, sınırlarını, kadir olduklarını eğer “görür, bütün boyutlarına bakabilirsek”, anlamadan, anlam katmadan farkına varıp, hangi yönde ilerlediğimizi anlarız.

Bir zamanlar Hamburg’da yemiş borsası ile çalışırken, fındık ve Antep fıstıkları borsasının nasıl çalıştığını anlatmıştı Berrin Hanım bana. Fıstıkların boyuna, iriliğine, düzgünlüğüne, ölçülerine bakılırmış, yani “aman bizim ürün çok oldu” değil, hangileri ne genişlikte, ne ölçülerde olmak zorunda belli imiş ve buna göre de hasadın fiyatı borsada belirlenir ve ona göre alınacağı ülke ve tip saptanırmış.

Bizler ise sadece bir şeyin ne kadar para ettiğine, ne kadar çok alındığına, ne kadar önemli olduğuna değer veririz. Doğanın belirlediği zamanı, kurallarını, değerlerini, sorgulamadan ezer geçer, kendi kurallarımızı evrenin kurallarından üstün tutar ve sonunda kendi kuyumuzun içinde, mezarımızda geldiğimiz halimize geri döneriz.

Kendimizle bütünleşmek, kendimizle bütün olmak için ayrıcağımız en küçük zaman dilimi, bizi bu beraberliğe zorunlu olmadan, isteyerek ve istekleri, dilekleri, niyetleri anlamaya ve sonsuzluk içinde kuyu kazmadan, yanında olarak şefkatle evren ile bütünlüğümüzü tatmaya götürür.

Yoga olmak ne kolay, ne de zordur. Kurallarımız, zekâmız ve gereklilikler yerine sorgulamayı, öğrenmeyi ve merakı gerektirir. Sağlıklı, meraklı günler dileğiyle…

Namaste…

11 Haziran 2015 Perşembe

Anın zamansızlığı



Yogayı niye yaparız, neden diyet yaparız, niye hobilerimiz olur, neden birbirimizle ilişki içine gireriz? Bütün bu sorular gidip geliyor yavaş yavaş, Charles Eisenstein’ın “Yoga of Eating” kitabını okudukça.

“Kaderinizi bilemem, ancak bildiğim bir tek şey var; aranızda mutlu olmayı başarabilecek olanların sadece nasıl hizmet edileceğini aramış, bulmuş ve deneyimleyerek yaşamamış olanlar olduğunu biliyorum.” albert Schweitzer

Bizler eğer bedenimize hizmet etmeyi, ona iyi bakmayı, onu anlamayı, dinlemeyi, derinlerindeki sorunları, nerelerde zorlandığını, nerelerde kolayca yol aldığını, neleri içselleştirdiğini, neleri es geçtiğimizi, neleri çok iyi bildiğimizi, neleri görmezden geldiğimizi gerçek gözlerle görmeye başlarsak hizmet etmenin anlamına varabiliriz.

Bizler hizmeti kendi dışımızda ararken, kendimizi unutuyor ve unutulanın içindekileri karşımızdakilere bazen yük olarak yüklüyor, bazen de yüklerimizle onları sıkıntıya sokarken üstümüze onların yükünü de alıyoruz.

Kendi her şeyi bir anda yapabilme kapasitemle çok övünürdüm,  çamaşır ve kurutma makinelerinin üstünde çocuklarımın altlarını değiştirirken, telefonla konuşup aynı zamanda onları kenardan tutarak çamaşırları çamaşır makinesine koyar, o sırada diğer çamaşırları kurutmadan çıkarır, katlar ve bir de çocuklarıma abuk subuk bakışlar fırlatarak onları güldürürdüm. Bugünlerde klişe olan “Anda kalın”, benim için bin andı. Şimdi ise ne zaman korkularım, utançlarım, anlayışsızlıklarım, yorgunluklarım, hayranlıklarım, duraksamalarım su yüzüne çıksa, onları karşılayıp, onlarla kalıp anlamaya, onlarla ağlamaya, durmaya, hissetmeye ve gülmeye anımı ayırıyorum.

Anın zamansızlığını, güzelliğini ve sonsuzluğunu istediğim kadar tutmayı öğreniyorum.
Namaste…