29 Eylül 2015 Salı

“Dövüldü ve dövmeyi öğrendi”



Geçen sabah köpeğimi gezdirirken aklım düşüncelerle dolu, elimde kaka toplamak için torbalarla yürürken bir aralık duydum. Minik sokağın tam orta yerine kakasını yaptı ve ben yürümeye devam ettim. Ta ki bir an durup ay ben kakayı toplamadım, diyene kadar. Bari anda olana dönüp burada olduğumu hatırlayayım, diyerekten sokaktaki çöpleri toplamaya başlayana kadar. Çöpleri toplarken Millet gazetesini gördüm, açılıp yere atılmış sayfadaki “Dövüldü ve dövmeyi öğrendi” başlıklı yazıyı okudum. Önce alıp torbaya attım. Sonra davranışlarımızı, yogayı ve yoga asanalarını düşündüm.

Hayat içinde biz de gördüklerimiz, görerek anladıklarımız ve taklit ettiklerimiz ile var oluyoruz. Duygularımız işin içine giriyor, yorumluyoruz, unutmak istediklerimizi bir kenara ayırıp, “yapmayacağım ve yapacağım şeyler” listesini yazmaya başlıyoruz. Kendimizi ifade ederken ise “yapmak istemediklerim” listesinin tersini yaparak var oluş savaşı veriyoruz. Üçüncü liste de “yapmak zorunda olduklarımız” olarak karşımıza çıkıyor.
Sevilmek, mükemmel olmak ve var olabilmek için yaptıklarımızın bir parçası halini alıyoruz.

Dövülürken kendini savunmayı öğrendi, savunmayı öğrenirken kendini korumayı, korurken dokunmayı, dokunurken hissetmeyi, hissederken sevmeyi ve sevilmenin tadına vardı. Bizler değişmek yerine dönüşmekten, dönüşürken madalyonun diğer yanını görmekten, hissetmekten, anlamaktan uzaklaşıyoruz.

Yoga hareketleri yaptırmak için konuşmayı öğrenmek, yoga yaparken bedenimizi dinlemek, bedenimizi dinlerken kendimize uygun bir duruşun içinde dönüşmeyi unuttuğumuz gibi, verilen komutları, gösterilen hareketi yapmaya çalışmamız gibi. Hayal kırıklığına uğruyor, karşımızdakini kıskanıyor, onun gibi olamamanın acısı ile ya pes ediyoruz. Ya da kıskanıp bedenimizi sakatlayana kadar çalışıyor veya bedenimizin his ve edinimlerine dikkat etmeden yoga asanalarını mükemmel yapana kadar uğraşıyoruz.

Hayatın içindeki dönüşümün bile farkına varmadan, onun içindekileri alıp, değiştirip yok edici buluşlarımızla bozulan biz oluyoruz. Gözlerimizin görememesine, kulaklarımızın duyamamasına, dilimizin ve elimizin tat alamamasına izin vererek yola devam etmemiz veya geriye dönmeye çalışmamız gerektiğine karar verene kadar.

Ne dönülecek bir geri, ne varılacak bir yol var, sadece A harfi ile heyecanlanacağımız, U harfi ile şaşırıp bu da böyleymiş diyeceğimiz, M harfi ile tadına varıp olanı algılayacağımız bir an gelene kadar. (Sharon Gannon’ın AUM veya OM’un anlamını anlatışından alıntı).
Namaste… 

22 Eylül 2015 Salı

Mümkün mertebe



“Mümkün mertebe”, bildiğim ama pek de kullanmadığım bir ifadedir. Bu hafta sonu aile dizilimi eğitiminin ilk gününde Mehmet Bey bu ifadeyi kullandı. Mükemmeliyetin ne olduğu ne de olmadığı, ne uç noktanın ne de her şeyin cennet olduğu veya cehennem olmadığı bir dünya görüşü bu.

Mükemeliyetçilik, bir yanılsamadır ve hepimiz bu yanılsamanın içinde kendimizle bir oyun oynarız; bu, beğenilmenin, beğenilmemenin, başarılı olmanın ve olmamanın, sevilmenin, sevilmemenin ilk adımlarıdır. Nereye gittiğimizi bilir miyiz…

Balasana, diğer deyimle çocuk pozu da öyle. Hiçbir zorluğun olmadığı, sevginin ve sıkışıklık hissinin ortaya çıktığı, dizlerin üstünde karnın ve göğüs kafesinin baskı içinde kaldığı, alnın yere konulması ile burnun da yere bastırılarak sanki nefes almayı önlediği, sarılmayı hissettiğimiz bir poz. Ayrıca hepimizin yapabildiği bir poz. Ayrıcalık yok, oluş yok, sadece varoluş ile başbaşalıktır.

Oysaki Balasana’da omurgamızı tavana doğru bir kubbe haline getirip nefes alabilmenin sadece göğüs kafesinde olmadığını anladığımız, omurgamızı uzattığımız ve genişlettiğimiz, nefes verirken ise ağırlığımızı bütünüyle içe bıraktığımız, bedensel ve ruhsal olarak iyice içe döndürdüğümüz andır.

Balasana nefes alış ve verişimizi düzenler, iç organlarımızı yumuşatır, omuz, göğüs kafesi ve sırt bölümündeki gerginliği azaltır, bedendeki deveranı rahatlatır. Mümkün mertebe bir yoga duruşudur.

Bütün bu güzelliklerin varoluşunu, hayatta da ancak elde ettiğimiz büyük başarılar, adımızın önündeki unvanlar, yanımızda bulunan kişinin dış güzelliği, toplum içinde davranış biçimi, topluma uygunluğu, paranın çok oluşu ile değerlendiririz. Mümkün mertebe içindeki güzelliği keşfetmeye zaman bile ayırmadan yaşarız.

Bugün her çıktığımızda merkeze geri dönüşün, işleri mümkün mertebe yapışımızın ilk günü olsun, kendimizi yadsımadan, kendimizi görmenin “DAYANILMAZ SIZISINI ve HAFİFLİĞİNİ” hissetmenin ilk ve sonbaharı olsun.
Namaste…

15 Eylül 2015 Salı

Mutluluk


Her gün yeni bir kitap, her kitabın içinde hemen gözüme, ruhuma, duygularıma ve bedenime hitap eden bir veya iki satır. Frédéric Lenoir’in “Du Bonheur” adlı kitabı; Mutluluk, Doğru an, Şans, nasıl tanımlarsanız mutluluğu, onun hakkında felsefi bir yolculuk.

Kitabın konusu “mutluluk” nasıl bulunur, nasıl alınır, nasıl aranır, nasıl elde edilir değil, mutluluk nedir, koyduğumuz tanımlar ve bunun insan üzerindeki etkisi. Bizler kendi bedenimiz, kendi alanımız, kendi duygularımız, kendi zihnimiz ve kendi ruhumuz dışında, başkalarının bedenleri, alanları, duyguları, zihni ve ruhu ile karşı karşıya kaldığımızı zannederken, bir de ülkenin kendi alanı, tarihi, coğrafyası, ananeleri ve karmaşası ile de sürekli bir iletişim içindeyiz. Bununla da bitmeyen bu karşılaşmada etrafımızdaki ülkelerin ve sonunda dünyanın kendisinin de istek, arzu, görüş, düşünce, geçirdikleri derken, aslında mutluluğumuzun ne kadar çok bileşene bağlı olduğunu düşünmeye ve bunları düzgün, olur, gerekli, doğru hale getirmeye çalıştığımızı fark ettiğimizde ise mutluluğun pek de olası bir şey olmadığına karar veririz.

İçimizdeki bu iyiyi bulma isteği, daha güzeli, daha doğrusu, daha incesi, dahası derken tamamen tersi bir sonuç doğurabilir. Acıyı keşfedince ancak mutluluğun varlığını anlıyoruz, hasta olunca sağlığın, parasız kalınca paranın, işsiz kalınca işin.

Yoga ya da yaşam sanatı, zorlukları;  onlara bakmayı, dikkatimizi bütün kalbimizle problem olarak algıladığımız yöne çevirmemizi, kalbin gözüyle görmeyi, kalbin yumuşaklığı, kalbin zekâsı ile algılayarak, kıvraklıkla, sabırla ve diretmeden çözebileceğimizi öğretir.

Sürekli aramak ve yapmak yerine kendimizin farkına varabilmek, farkındalığımızı kalbimizle yaşayabilmek, yaşamın özünün sadece bir nokta olduğunu kavrayarak, onun içinde gidip gelemeyeceğimizi anlayıp, olduğumuz noktanın enginliğini hissebilmeyi öğrenmek için buradayız.

Dünyayı, etrafımızı, kendimizi gerçekten duyabilmenin tadına varalım.
Namaste.