29 Ekim 2015 Perşembe

Yürekte hissetmek




― Yok hocam o öyle değil.
― Çocuğum, söz, kelam ne kadar önemlidir bilmezsin, insanlarda neler uyandırır ve herkes birçok şeyi anlar ve üzerinde düşünür. 
― Ben inatçıyımdır bilirsiniz, kimse başına gelmeden ne demek olduğunu anlamaz...

Kendimizi, kendi hissettiklerimizi, yaşadıklarımızı yürekte, bedende ve ta derinlerde hissetmedikçe ne onları sevebilir, ne rahatsız olur, ne de anlarız.

Mehmet’in deyimiyle buna karşı bir farkındalıksızlık geliştiririz. Adlar koyarız, bazen "aşk" adı onu yüceltir, bazen "ihanet" adını verip onu yereriz. Bazen de "kader" veya şimdinin tabiriyle "yaşanması gerek" diyerek bakınmadan geçeriz. 

Hayat hissedip, düşünüp, içindeki özü hissetmektir. Özün doğasının içine bakabilmek, onu duymak, onu irdelerken, onu dinleyip, nabzın varlığına inandığımız gibi, görmeden elle tutmaktır. 

Aynı yogada olduğu gibi bedeni hissetmenin, farklılıklarımızın nasıl olup aynılaştığını, aynılıklarımızın bizi nasıl yaratıcı yaptığını, yaratıcılıklarımızın nasıl bizi kâşif kıldığını anlamak gibi. 

Hissetmeden tanımaya ve nedenini anlamasak da inanmaya ve bildiğimize karar verdiğimiz şeyleri ne kadar seviyoruz? 

İnanç, ta kalbin derinlerinde seçim yapabilmektir, inanç ne olursa olsun yapılabilirliğini bulduğumuz bir yol, ancak çözüm değildir. 

Yaşarken severek, severken inançla, gözün körlüğünde kalbin aydınlığında yaşayabilmenin yetisine sahip olmanın tadına varmaktır. 
Namaste.

27 Ekim 2015 Salı

Affetmek




Affetmekten bahsetmiştiniz ya, ben bunu pek de anlamış değilim.
Neyi anlamadınız Aslı Hanım?
Mesela bugün sabah, aslında benim de ablamı kıskandığımı anladım. Kıskanıyorum çünkü annemler onu daha çok seviyorlar veya neyse ben de bilmiyorum.
Sizin hiç sevmediğiniz biri yok mu?
Var, yani yok da hoşlanmadığım insanlar var.
Peki nesi hoşunuza gitmiyor?

Birçok kişinin bir çok yönünü sayabilirim. Hatta saymakla kalmayıp bir de onları yerebilirim. Kıskançlık da yerilecek bir özellik mi? Hem evet hem de hayır. Çünkü kıskandığımda, rekabete hazır olurum, yapabildiğimin en iyisini verebilirim, hatta yapabildiklerimin ötesine geçebilirim. Ya da kıskanabilir, dedikodu yapabilir, kişiyi yerebilir, kendimi kurban gibi görebilirim. Ve ömrümün sonuna kadar kendimi sevilmeyen ilan edebilirim.

Bizler, öğretilenleri, uygulamaları, düşünceleri içselleştirir, utanç ve korku duvarlarımızı oluştururuz. Denemeyi,hissedebilmeyi, duyguların akışını seyretmeyi öğrendiğimizde onların nasıl işe yarayacaklarını, ne zaman işimizi kolaylaştıracaklarını, ne zaman bizi yerden yere vuracaklarını öğrenmekle kalmayıp, onlara tanıklık etmeyi öğrendiğimizde artık duvarlarımız ve korkularımız kalmaz. Sevilmeyeceğimiz korkusu, utanacağımız korkusu kalmaz.

Kendimizi bir bütün içinde özgürce hareket yeteneğine kavuşturmaktır, affetmek. Duygularımıza yeniden bir anlam verip bizi neden koruduklarını, bizim ne işimize yaradıklarını ve ne zaman durmamız gerektiğini öğreniriz affedince.

Her duyguyu, bedenin her hareketini, beden içinde olan organların nasıl çalıştığını anlayabilmek, kendini anlayabilmek, hayatın her anında yoga yapabilmektir.

Matla ya da matsız kendiyle bir bütün olabilmenin doğasına varmak, sevip sevmediğimiz bütün yönlerimizi tanıyabilmenin zevkini tadabilmektir belki de yoga…

Dolunay, karanlığın içinde bulunan bütün gölgeleri ışığıyla aydınlatır. Kendimizi başka bir açıdan bir daha inceleyebilmek dileğiyle…
Namaste!

22 Ekim 2015 Perşembe

Sonu olmayan bir yolculuk



Güven duymak, varoluşta isteklerimizin, dileklerimizin olabileceğine inanmak, sonsuz bir yolculuktur. Güven, ne kendine, ne başkasına güven duymaktır. Güven, içinin ve kalbinin bilgeliğine kulak verebilmek ve deneyimlerle bunu birleştirebilmek, olmayınca vazgeçmemek, olunca onu tüketmeden oluruna bırakmak, oluruna bırakırken yaratıcılık ile birleştirip yeniden başlayabilmektir.

Gitmeyen şeylere, istediğimizin olmamasına, zamanında olmamasına katlanamadığımız için, bitmeyen tükenmeyen bir çabayla sadece mükemmele erişmek değildir güven duymak. Güven çabayı gerektirir, vazgeçebilmeyi, hata yapmayı, sabırla beklemeyi, yerinde durabilmeyi, bazen boşlukta hiçbir şey istemeden, hiçbir şeye kalkışmadan bekleyebilmeyi gerektirir.

“Güven, insanın olabildiğinden daha ötesini görebilmesi için meydan okur.” William Clarke

Bizler gördüklerimiz, duyduklarımız ve algılayabildiğimizi düşündüğümüz bir dünyanın varlığında kısılıp kalan, harekette olduğunu zannedip sabit kalan varlıklar olmanın ağırlığını yaşıyoruz. Oysaki her an, her eylem, her söz kendi içinde, o an içinde başka, bilemediğimiz bir anlam içeriyor. Anlamak yerine yaparken denemeyi öğrendiğimizde keşfettiğimiz yenilikler, içine girdiğimiz haz durumu, iyi ve kötü, güzel ve çirkin durumunun olmadığı bir alana sokar bizi.

Bir isteğimizi gerçekleştirirken, herkesin beğenisini topladığımızda, evrende belki gözle görmediğimiz, belki var olan ama etkilenebileceğini düşünmediğimiz varlık veya eşyalarımızın herkesin beğenisini toplayan hareketimizden nasıl zarar gördüğüne dikkat etmeyiz. Yani eylemlerimizin, büyük bir kalabalığı iyiye, güzele götürmek için yapıldığını zannederek, bir başkasına zarar verdiğimizin farkına varmayız.

Her yaşadığımız anda yaptığımız “İYİLİK” bir diğeri için zarar verici olacaktır. Bunu anladığımızda, duyuduğumuzu, anladığımızı ve yaptığımızı gerçekleştirirken olasılıkların ötesinde, yaşam deneyimimizi derinleştirerek derinlerde olan ışık ve karanlığın ortasında nefes alabilmeye başlarız.

Renkleri ayırmak yerine olduğunu bildiğimiz 10.000.000 rengin içinden de yeni bir renk görebilme yeteneğine sahip oluruz.

Sonsuzluk da görecelidir, ne kadar sonsuz olduğumuza karar vermek tarif edilebilecek değil yaşanabilecek bir andır…
Namaste…