26 Kasım 2015 Perşembe

Şekilsiz varoluş



“Şekil gerçek değildir, şekilsizlik gerçeğin ta kendisidir.” Anonim

“Portobello Cadısı”nı okurken, “Bir insan nasıl bu kadar bir uçtan bir uca ve hiç benzer tarafı olmadan tarif edilir, bir insan mıdır bu tarif edilen” diye bir sürü düşünce geçmişti aklımdan. Aile dizilimi çalışmalarımızda henüz 2 modül sona erdi. Her çalışmanın ardından, olaylar zincirinin, kafamdaki düşüncelerin nasıl da hayatımda canlanmaya başladığını, canlanırken beni nasıl şekilden şekle soktuğunu, sokarken beni bir kalıptan ötekinin içine attığını fark ediyorum. Beni kalıpların, şekillerin ve öğrenilmişliklerin ötesinde bir yerlere götürdüğünün canlı örneklerini izlemek ile geçiyor zamanım, ta ki sonraki modül başlayana kadar.

Şeklin olmadığını, bilmişliğin olmadığını gösterdi ve bilinmezin kendisini tanımaya başlattı bu eğitim bana. Her şeyin olabileceğini, her şeyin hayatımda var olduğunu ve kendimi içine oturttuğum kalıpların, var olduğunu sandığım, kendimi tanımladığım varoluşumun duvarlarını yıktı.

“Bir yogi, özgür bir ruh olarak fiziksel ve zihinsel olarak yaratılmış duvarların içinde serbestçe yol alır. Keyif ile varolanı herhangi bir sınır kısıtlayamaz.” Sharon Gannon

Varoluşun bütün niteliklerini içimizde taşıdığımızın farkına vardıkça, kendimizi bütünlüğün içinde bir nehir gibi akışa bıraktıkça, yapılacakların ve gerçekleşmeyeceğini düşündüğümüz hayallerimizin de ötesinde bir yerde var oluruz. Var olurken olan ile temas ettikçe olanın farkına varır, var oldukça da yapılabileceklerin sınırını yeniden tanımlarız.

Sınırsızlığın, şekilsizliğin, şekilden şekle ve renkten renge girmenin, renksiz olabilmenin tadını çıkaralım. Yaşamı her anında yeniden deneyimlemenin, dünyanın karmaşıklığı ve basitliğini kabul ederek her iki ucun da içinden geçtiğimizi bilerek özümüzde olana sarılıp, bize getirdiklerini yeni bir bakış açısıyla değerlendirmenin zevkini çıkaralım.
Namaste!  

24 Kasım 2015 Salı

Anda olmak



Her gün kendini adama ile yapılır yoga, gün içinde yaptıklarımıza dikkatimizi adamak gibi. İçimizde bir gelecek ve bir de geçmişi taşırız. Oysaki kendimizi şimdiye adamak, dikkat veremeyi, dikkati sadece dışsal amaca değil, içsel amaca da döndürebilmeyi gerektirir.

Her nefes alışta ve verişte bizler nefesin akışı ile bedenimizi temizleriz, temizlerken salgı bezlerimizi harekete geçirir ve onları dengeleriz. Bu sayede yavaş yavaş, aynı asanalarda olduğu gibi, zaman içinde gücümüz, esnekliğimiz ve mutluluğumuz da artış gösterir.

Bedende vuku bulan her değişikliği izlerken, geçmişin izlerini de ana getirip anlamaya, değişenleri görmeye, belli kalıplarımızı fark etmeye başlarız. Bu kalıpları anın içinde kullanıp kullanmamaya karar verme yetimiz artar, geçmişi değil kendimizi dönüştürmenin mutluluğunu yaşarız. Böylelikle geçmişin bütün izleri de yavaş yavaş yok olur.

“Geçmiş sizin huzurunuzda var olamaz, o sadece sizin yokluğunuzda var olur!” Eckhart Tolle
Bizler her anımızın farkına vardıkça oluşumuzdaki bütün nitelikleri teker teker görmeye, onları fark etmeye, onlarla temas etmeye ve temasın sonunda yerlerine oturtmaya başlarız. Kullanılabilecek her özelliğimizi idrak ettikçe ve onu anlamaya çalıştıkça beden, zihin ve ruhun birliğinde deneyimlemeyi öğrenebiliriz. 
Deneyimledikçe nitelliklerimizin binlerce değişik kullanım şeklini anlar ve onları yeniden nasıl tanımlayabileceğimizi öğreniriz.

Anda hazır olduğumuzda artık düşüncelerden ve düşüncelerin etkisinden, esaretinden özgürleşiriz.

Her an herşeyin olabileceği bilgisi ile…
Namaste!

19 Kasım 2015 Perşembe

Yaratıcılık



“Kendime yağlı boya alamazsam, o zaman suluboya alırım. Suluboya için para kalmazsa, kara kalem alırım. Kara kalemlerim bitiğinde ve hala param yoksa hapse girerim, o zaman hapiste elime tükürür duvarı boyarım.” Pablo Picasso

Yaratıcılık nedir, yaratıcmıyım, param yok nasıl yaparım? Para her şeye bir çözüm gibi geliyor dünyamızda, para her şey ve ona sahip olan her imkâna da sahiptir. Yerleşen bu kodlama içimizdeki ve dışımızdaki problemlere çözüm bulmayı ve yeniden denemeyi de köreltiyor ve olası yaratıcılığımızı da yok ediyor. 
Yaratıcılık , bütün karşılaştığımız problemlere tekrar ve yeniden bir çözüm bulabilme yeteneğidir. Yaratıcılık, amaca olduğu kadar gideceğimiz yola da âşık olmaktır.

“Yeni fikirli bir insan, fikri başarılı olana kadar bir delidir.” Mark Twain

Her birimiz her yaptığımız işi kendimize göre ve kendi imkânlarımız ve kendi dünyamızda yaratıcı bir şekilde yaparız, ama gerçek yaratıcılığa ulaşmak zincirleri, günlük rutini, konfor alanımızı bıraktığımızda ortaya çıkar. Yaratıcılığı deneyimlemek, kendine oynayabilecek alan bırakmaktır, yaratıcılık sadece çeşitliliğin canlı ifadesi değil, canın hayatta var olduğu alandır. Bilinç ile bilinçaltımız arasında sürekli bir akım ve sürekli bir iletişim bulunmaktadır, yaratıcılık işte bu akımların dengede kalması ile ortaya çıkar. Yaratıcılık düşünmekten, çözüm bulmaktan çok istediğini yapabilme ve ne gelirse, ne olursa onu kabul edebilme yetisidir.

Bizim bilincimizin kavrama kapasitesi daha düşük bir seviyededir, korkular, endişeler, utançlar, kurallar ve kodlamalarla doludur, bu yüzden yaratıcı fikirlerimizin her biri bizim bilinçaltımızda yatar. Bizler hep olacakları planlayabildiğimizde, korkularımızı, endişelerimizi ve kodlarımızı yerine oturtur ve olması gerekenleri ve olacakları hesaplı yaparak da başımıza gelebilecekleri kontrol altında tuttuğumuza inanırız. Oysaki dünya sonsuz denklemleri içinde barındıran, sonsuzluğunu her alanda yaşayabileceğimiz bir yerdir.

Yaratıcılık, bir çıkışın olmadığı, çözümün değil birçok fikrin yer aldığı, çeşitli yollara başvurmanın denendiği, duvarların olmadığı, kayıpların ve karanlığın gölgesinde huzurun bulunduğu, ararken ışığın aynı bir vaha gibi hayal edildiği, sonsuzluk içinde bir noktadır. O noktaya gidebilme cesaretini, yaşama sevincini, yaşam çeşitliliğini ve yaşamın mutluluğunu yakalayabilmektir. Acının ve mutluluğun birbiri içinde sarmal olarak birbiriyle hayat bulduğu andır.

Yalnızlığın, boşluğun sonsuz ve güvenli duvarlarına tutunarak yürüme cesaretini kendimizde bulmak niyetiyle…
Namaste!

17 Kasım 2015 Salı

Ama...


“Ama” kelimesi bilişsel bilinçtir, dedi Mehmet Bey, aile dizilimi dersimizde. O zaman dikkatimi çekti ama kelimesini günlük hayatımızda ne kadar çok kullandığımız. Bir şeyi severiz ama şu kısmını sevmeyiz, bir şeyi yapmak isteriz ama yapamayacak bin tane nedenimiz vardır. Bir şeyi isteriz ama olamayacağına dair binlerce nedenimiz vardır. Bu “AMA”lar birikir ve biz bunları fark etmeyiz. Ama dedikçe kendimizi doğruluk içinde savunur, bedenimizi, bilincimizi, ince zekâmızı, duygularımızı ve ruhumuzu koruma altına alırız, ta ki o amadan kurtulmaya hazır olana kadar.

Bu gerçekten böyle midir? Acaba bunu ben mi böyle düşünüyorum? Neden? Niçin? Olur mu? Denesem mi? Ta ki böyle soruları bırakıp kendi içimizde olanların farkına varıp, endişelerimizden kurtulup, içimizde istediğimizin can’dan geldiğini ve yapılanın veya olacağın her ne ise olmasının ve denenmesinin varlığımızın bir parçasında hayat bulacağına emin olana kadar.

O zaman yaptığımızla temas ederiz, o zaman yaptığımızın derinliğini fark ederiz, yaptığımızın içine girer ve yapılacağı gönülden yaparız. Aldığımız nefesle soluduğumuz havayı, üstünde yürüdüğümüz toprakla yere basan ayağımızı, eriştiğimiz dal ile o dalı tutan eli, gördüğümüz nesneyle onu gören gözleri.

Duyduğumuz sesi, sesin tınısını, sesten bize yansıyan tonu, onu duyan kulağımızı, aldığımız kokuyu, kokuya verilen emeği, emeğin içindeki çabayı, çabanın içindeki sevginin tadını, tadı alan damağı severiz.

Ta ki bir şeyi yapmış olmak, bir şeyi yapmış olmaktan haz duymak, bir şeyi severek yapmak arasındaki farkı yüreğimizin ta derinlerinde hissedene, yüreğimizde sevginin varlığını görene kadar… Korkusuzca ve utanmadan varlığımızda bulunan her niteliği önceden tanımlanmış, kurallara bağlı ve deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan sonuca bağlı değeri ile tartmadan yapabilirliğinin, olasılıkların değişiminin, sonuçlarının dönüşümünü hissederek algılayana kadar.

Yaşam kendi içinde çok basittir, onu yalın halinden karmaşık haline döndürmeden yaşam sanatının içinden geçebilmek ve onu yaşayabilmek dileğiyle…
Namaste!

12 Kasım 2015 Perşembe

Aslını bulma



“Uyudum hayatın mutluluk olduğunu anladım, uyandım hayatın sorumluluk olduğunu anladım. Sorumluluklarımı yerine getirdim ve mutluluğu buldum.” Rabindranath Tagore

Her doğan gün bir armağandır, kendimizi tanımak, kendimizi yeniden keşfetmek, kendimize yeniden uyanıp aynı kalmaya çalışmak, kendimizle kalıp hediyelerimizi fark etmek için. Hediyeleri görmemek için yapabileceğimiz tek yanlış, hayatımızı olaylar dizisi içinde belirleyip, onları kural ve olacakların kâhini olarak kabul etmektir.

“Savaşçı nedir?” sorusu hep aklımı kurcalamıştır. Neden savaşçı hareketi, neden yapılma sırası var, yapılırken nelere dikkat ediyoruz ve en önemlisi ne ile savaşıyorum. Savaştığım yere basışım, bedenimin içinden ta topuklarıma kadar dünyada duruşum. Duruşum benim esnekliğimi tanımlarken, her an yerimde sabit kalmayı ama adım atmayı bilmek, adım atarken de uzanmak, genişlemeyi ve hatta bu hayatın içinde dans edebilmeyi öğrenmekmiş.

Hayatın içinde savaşırken, yenildiğimiz, yendiğimiz, heyecanın doruklara vardığı nokta, üzüntülerimiz, yılgınlıklarımız, sevgilerimiz, sözlerimiz, her biri bizim savaş alanımız. Bu kadar sağlam basabilmenin zevkine varabildim, savaşta sarf ettiğim sözleri hissederek hayata geçirdim, deneyimlerimle onlara dokunabildim, denerken gördüklerimin içinde yaparak yaşamımı izlemeye devam ettim. Onları uygulamaya koyarken onların yapıp yapmadığı etkiyi hem dışımda hem de içimde izledim, sonra da bu etkilerden sıyrılıp yeniden başlama yetisine sahip oldum.

Her birimiz edindiğimiz özellikler sayesinde savaşır, günümüzü bu savaşın içinde geçirir ve kurallarla duvarların içinde yok olup gideriz. İşimizin bir zaman geldikten sonra bitmesini ve hayatımızın başlangıcını bulmayı arzu ederiz.

“Lanetler üstünden eksik olmasın; çalıştığın tarlanın, ızdırap, dert hastalıkla karnını doyur tüm hayatında. Tarlanda sadece diken ve ot büyüsün. Tarlandan gelen bu otları yiyebilesin sadece. Terinle topladığın otlardan ekmeğini yaparak.” Genesis

Tanrı, Allah, Rab, Yahova, Purusha ve Prakriti veya inandığınız her neyse, nasıl olur da yaradılana bu şekilde davranmak ister diye sorduğumuz birçok an, acıların başkaları için dayanılmaz ağırlığını hissettiğimiz günler olduğunda mucizeye inanır ve o mucizenin gerçekleşmesi için bir şeyler yapma arzusunu, dönüştürmeyi, deneyimleyip ortaya koymayı arzularız.

Oysaki hayat her gün kendi içinde sunduğu mucizelerle vardır. Mucize sadece güzellik, mutluluk ve iyilik değildir, kötülüğün altındaki itici güç, üzüntünün altındaki yeniden başlama arzusu, haksızlığın olduğu yerde savaşma duygusudur. Bakış açımızla, risk alma isteğimizle, kendini adamayla ancak bu dünyanın mucizelerine tanık olabiliriz.

Hayatımızdan, çevremizde olanlardan memnun değilsek, cesaretimizle ve savaşçılığımızla bunları dönüştürmek, yeniden başlangıçlar yapabilmek için yeni yollar aramalıyız.

Günün ilk ışıklarının yeniden bu yolları bulma ve yeni yollara açılabilme bilme cesaretiyle gelmesi dileğiyle…
Namaste.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Sonsuz sevgi



Aşk filmleri çok hoş değil mi anne? Sanki bir türlü bulunmayacak gibi!
Niye ki? Her an âşık olunabilir diye düşünüyorum.
Anne, bir kez olunur, on kez değil, o zaman dünya yetmez sana…

İlişkilerimizdir bizim varoluşumuz, aşk, dostluk, arkadaşlık, sevgi, evlilik, akrabalık, aile olma. Biz ancak etkileşimde varlık halimize döner ve bedenleşiriz.

“Mucizeler Kursu”, işimizin sevgiyi aramak değil, onun gelişini engelleyen tüm engelleri ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor.

Masallarda yazılan ve geldiğinde dünyanın değiştiği aşk bizim aradığımız. Dünyamızın içindeki dengeyi bozan, zaman ve mekân kavramını yitirdiğimiz bir an aşk, beyaz atlı prensin gelip bizi kurtardığı. Oysaki ne o bizi kurtarabilir ne de biz onu sadece kendimiz için tutabiliriz.

Ayurveda, evrenin bilincini açıklarken; boşluk, sonsuzluk, saf zihin olarak bilinen Purusha’nın eril bir enerjiye sahip olduğunu, evrenin bilincini, tarihini, yapısını, işleyişini, deneyimleri, düşünceleri içinde barındırdığını ve var olabilmek için de Prakriti, yani dişil enerjiye sahip olan öz doğamızın, yaratıcı, yaratan ile birleşmesinin sonucunda dünyanın görsel halini aldığını anlatır.

İlişki tek taraflı olmaz, birliktelik, bütünlük, tamlık, zıktlık içerir. Etkileşim içerir. Oysaki masallarda tek taraflı, kurtarıcının gelip kurtardığı kızlardan, kadınlardan oluşan bir dünya yaratılmıştır. Bizler gelecek olan kurtarıcıyı bekler, onun olması gerektiği şekli hayal eder, ayrıca çevre baskılarıyla olması gereken meslekleri, giyimini, evini, arabasını, parasını, annesi ve babasını gözümüzde canlandırır ve onun gelmesini beklerken, korunaklı duvarlarımızın ardında kalmayı tercih ederiz.

Ta ki bulduğumuzu zannettiğimiz kişinin de sonunda “bay doğru” olmadığını anlayana kadar. Bay doğruyu, bay doğru yapan; sadece hayatımıza giriş amacı, bizimle hangi derslerimizi paylaşacağı, bizim onunla kendimizin ne olduğunu, ne yanımızın var olduğunu anlayacağımız kişi olmasıdır.

Bizler varoluşta kendimizi nasıl var edeceğimizi biliriz, hangi niteliklerimizin olduğunu biliriz. Bir tek bilmeyi reddettiğimiz, karşıdakinde de aynı niteliklerin olduğudur. İlişkide odaklanacağım, onun bu ilişkiye getireceği rolden çok, kendimin en yüksek benliğini, ruhumun özelliklerini yakalayarak benliğimin ötesindeki beni bulmaktır. Beni bulduğumda ilişkinin etkili bir biçimde ve her ne şekilde olacaksa, zaman ve mekâna bağlı olmadan sürdürülebilirliğini, varoluşunu yakalamış olurum.

“Mucizeler Kursu” der ki, derin bir ilişkiye hazır duruma gelmek için, kendi yolumuzda ilerlerken, yolun bir kısmını da karşımıza çıkan insanı olabileceğinin en iyisi olması için desteklemek gerekir.

Kurbağa Prens ve hatta Pinokyo, bir öpücük ile en derin güzelliklerine ulaşırlar, biri prenses tarafından, bir diğeri perinin değneyi ile olduğu en mükemmeli bulur. Bizler ancak kendi içimizde en mükemmeli bulma yolunda adım attıkça, kendimizi ve karşıdakini sevdikçe mükemmeli bulabileceğimizi, sadece varlığımız için sevilmemiz, sevmemiz gerektiğini anladıkça, içimizde özlemini çektiğimiz o sonsuz sevgiye erişiriz.
Namaste…