26 Ocak 2016 Salı

Farklı yollardan gitmek



“…Bir okul öğretmeninin aynı konularla ve aynı öğretme şekli ile bir sürü değişik yapı ve kabiliyeti olan çocuğa öğretim vermesidir asıl sıkıntı yaratan. Çocuklar için doğru yolu seçmediğimizde, onların kalbine dokunmayan öğretileri vermek ve bunların uygulamasını onlardan istemek, boşa harcanan zamandır.”
Montaigne - 1580

Bizler din, dil, ırk, kabiliyet, algılama, sosyal alan düşünmeden öğretileri alır ve veririz. Nasıl algılandığını bilmeden, neler algınlandığını bilmeden, ortaya çıkması gereken sonuca odaklanırız. Bir de doğru sonuca gitmenin tek bir yolu olduğuna ve bu yolun da uygun ve herkese uyumlu olduğuna inanarak yetiştiriliriz.

Oysa bir sonuca gitmek için tek bir yol yoktur, doğru yoktur, yanlış yoktur. Sadece bizim kalbimizin kabul edip algıladığı ve içine sindirerek ortaya atabileceği bir yol vardır. Doğru olan da bu yolu izlemektir aslında.

Öğretmenlik, eğitmenlik, annelik, babalık, yoldaşlık doğru olanı öğretmek değildir. Her bireyin kendi yolunu bulması, kendi isteğini söyleyebilmesi ve istediklerini kendi becerileri, algısı ve empatisi ile ortaya koyabilmesine yardım etmektir.

Ortaya çıkacak sonuç o zaman birliktelik, bütünlük içinde olur. Rekabeti, kıskançlığı, bilgiyi, cehaleti, hareketi, değişik şekilde bakabilme yeteneğini, teması, dokunmayı, duymayı, tat almayı, görmeyi güzelleştirir ve uyumlu hale getirir. Ancak o zaman dengede bir bağlantı meydana gelir.

Kendi bedeni, yetenekleri, özelliklerini bilmeyen, başkalarının ve öteki olarak kabul ettiklerinin yapısını göremez. Anlayışına sahip olamaz ve kendi sınırlarını bilmediği için başkalarına da sınır koyamaz. Sınırlarını bilmeyen de sonsuzluğunu bilemez.

Sınırlarımızın kendimizde olduğunu fark etmek, sınırların ötesine geçebilme yeteneğimizi artırır.
Namaste! 

19 Ocak 2016 Salı

Temas etmek



Köpeğimi gezdirirken yokuşun alt kısmında kaymış bir taksi, taksinin altında yan dönmüş yatan bir adam, yüzü endişeli bir taksi şöförü. İlk hamle içimden bir “Ay yazık!” çıktı, sonra kendime “Aslı gidip biraz daha yakından bak, yorum yapmadan” dedim içimden, meğersem adam taksinin altında onu onarmaya çalışıyormuş.

İşte her gün bu tür yanlış anlaşmalar, detaylara takılma, detayları gözden kaçırma, dinlerken başka şeyler düşünme, bir işten fazla işi yapabileceğimizi düşünerek bir sürü işi üstlenme eğilimi… İşi üstelenirken aslında ne yapmak istediğimizi, ne yapmayı planladığımızı ve ne yapacağımızı bilmemek, nezaketen yapmaya çalışmak, dürüstlük yerine hem kendimize hem de diğerlerine yalan söylemek…

Meşekkatli bir iş yoga, her uzvun nasıl hareket ettiğine bakarken, düşünsel, bedensel, hissel olarak birbirine bağlanan bir sistem, bu sistemin içinde detaylara takılmadan detayları görebilme yeteneği, öğrenme yeteneğini kaybetmeden alışkanlıklarda kalmama imkânı. Bedeni, ruhu, zihni önce ayırıp sonra bütünleştirmek ya da önce bütünden yola çıkıp sonra ayrıştırmak.

Temas etmek, kendimizle, isteklerimizle, gördüklerimizle, duyduklarımızla, dokunduklarımızla… Temas ederken, kendimizle teması kesmeden, o sırada neler hissettiğimizi bilmek, hissederken, dürüstlüğümüzden sapmadan kelimeleri şiddetsizce kullanabilmek, bütün bu ayrıntıların içinde kalmadan saniyenin binde birinde var olmak.

İnsan olmanın bilincine varmak kolay bir yolun ne başlangıcı ne sonu. Bu yol, sadece senelerce sürmüyor, her anın yolu. Bu yolda dikkatli olmanın, temas etmenin de bir dengesi olduğunu fark etmek bizim ilk işimiz. Sonra da o dengeyi nerden, nasıl, ne şekilde destek alarak veya tek başımıza nasıl başaracağımızı bulmak yapacağımız “ASANA”.

Bütünleştirirken ayırmayı, ayırırken bütünün detaylarına bakabilmeyi hissedebilmek dileğiyle…
Namaste!

14 Ocak 2016 Perşembe

El duruşu

El duruşu, bedeni kararlı, istikrarlı bir şekilde ters yüz ederek ve dikey olarak eller üstünde yapılan bir denge hareketidir. Temel bir el duruşunda, beden düz bir hatta, eller ve ayaklar tamamen uzatılarak dik tutulur ve ellerin omuz genişliğinde açılması ile meydana gelir. El duruşunun birçok değişik çeşitlemeleri vardır, hepsinde duruşu yapan kişilerin yeterli bir dengeye sahip olmaları ve üst bedenlerinin kuvvetli olması gerekir.

Enerji verir, güveni artırır, güven ve odaklanmayı gerektirir, bakış açısını değiştirir, üst bedeni kuvvetlendirir, yer çekiminin etkilerini alaşağı eder, omurgaya ters basınç uygulayarak kısaltır ve sıkışma yaratır.

El duruşu, ağırlık merkezimizin yer değiştirmesine neden olur. Bir iş yaparken dengeyi kaybettiğimizde, sendelediğimizde tekrar dengeyi bulmamızda yardım eder. İçsel bir kararlılık ve güç bulmaya yardım eder, sağlıklı bir deneyimleme ve temas ederek yaşamayı öğrenme adına kendimizi tekrar dengeye getirmemize yardımcı olur. Her kendimize uymayan hareketten sonra tekrar deneyebilme, başka bir bakış açısı ile olaya bakabilme ve yapacaklarımızı tamamlamamıza yardım eder. El duruşu yapmak veya yapmamak bize sınırlarımızı keşfettirir. Bir duruşu yapmaya karar vermek ya da o duruşu yapmamaya karar vermek bizi korkularımızla yüzleştirirken, onları araştırmaya iter. Yaralanmaktan mı korkarız, kontrolü kaybetmekten mi, hata yapmaktan mı? Bu korkularımızla yüzleşebilmek ve öğrenilmişliklerimizden vazgeçerek yeni ufuklara doğru yol almak, sınırları deneyebilmek, hayat içinde değişimimize ve dönüşümümüze yardımcı olabilecek güçtür.

İlk yogaya başladığımda bu kadar duruşun neden yapıldığını anlamakta zorluk çekerdim, sonuçta varılmak istenen yer kafanın içini boşaltabilmek ve hayata başka bir yönüyle bakabilmek değil mi, diye sorardım kendime. Hayata değişik bir yaklaşım geliştirebilmek için içimizde bulunan bütün alışkanlıklarımızı, bütün öğrenilmişliklerimizi, onların bize hissettirdiklerini, düşündürdüklerini önce masaya yatırmak gerekiyormuş. Masaya yatırıp onlarla temas etmeyi öğrenmek, temas ettikten sonra onlara karşı ve onlarla birlikte yeni bir bakış açısı geliştirmek, sonrasında da onları nasıl dönüştürerek yeniden yola çıkabileceğini anlamakmış yoga asanaları.

Dikkati yeniden toplamayı öğrenmek, bedenin nelere cevap verdiğini anlamak, beden cevap verirken duygusal ve düşünsel alanda neler olduğunu görebilmek ve bunların farkına varıp temas ederek, ardından tekrar odaklanarak, hayatı yeni yanılgılar ve süprizlerle yapılandırmakmış.

Hayatın tadına varırken, heyecan yaratırken, daha havalı gözükürken teması kaybetmeden kendini bilmekmiş asana…
Namaste!

12 Ocak 2016 Salı

Varoluş amacı



“… Eğer çabamı durdurursam varolan dünya yok olur; bu yüzden kargaşa ve yıkım yaratmalıyım.”
Bhagavad Gita III. 23-24

Bu tür söylevleri gördüğümde, o zaman neden bu dünya, dünyanın ne anlamı var, neden yaşıyoruz soruları hep kafamı dolduruyor. Neden o zaman bu dünyada bir amaç uğruna savaşıyoruz. Veya neden amaç ediniyoruz. Oysa bir amaç uğruna savaşmak değil amaç. Yapabilme ve var olabilip, sınırlarımı deneyebilme benim asıl varoluş sebebim. Var olurken kendi varlığıma, yapmak istediğime güvenip, hissedip, temas ederek inancımı gerçekleştirebilmek benim buradaki varoluş ve yaradılışımın amacı.

Oysaki bizlere verilenleri sorgulamadan, yapabilme yeteneğine sahip olduğumuzu biliyoruz ve amacımız olmadan yapmamız gerekenleri yapma çabası ile varoluşumuzu gerçekleştirmeye çalışmaktayız. Varoluşumuza temas etmek yerine onu onaylatıp, var olmanın dayanılmaz hapishanesinde duvarlarımızı örerek kalınlaştırmanın, güvenli bir alan yaratarak özgürleşmenin olmadığına ve sadece diğer dünyalara geçtiğimizde özgür olacağımız inancına bağlı sonu ve başı olan bir hayatı seçmiş olarak yaşıyoruz.

Oysa Tanrı’nın nefesi ile varolan bizlerin herhangi bir amaca, bir nedene veya sınırlılığa ihtiyacımız yoktur.

“O ki eylemsizlikte eylemi gören, eylemde eylemsizliği gören, insanlar arasında ermiş olandır… Eylemin meyvelerini beklemeyen ve hiçbir nedene bağımlı olmayan, sadece kalbinin sesi ile bağlantılı olan (ermiş kişi) aslında eylemsizliğin kendisi olmuştur.”
Bhagavad Gita IV. 18, 20

Namaste! 

5 Ocak 2016 Salı

Yetersizlik



Yetersizlik, yapamamak, değerlerimiz, bildiklerimiz, öğrendiklerimiz, bizlerin en derin duyguları, aynı zamanda en derin düşmanı ve en iyi dostudur.

Bizler isteklerimizin, arzularımızın düzleminde hareket etmeyi öğrenir, onlarla da kendimizi saklarız. Kimden saklarız, sadece ve sadece kendimizden saklamayı öğreniriz. Ortaya çıkan acı bizi derinden sarsarak bize kendimizi bulmanın bir anlamda sevincini yaşatır. Bu kadar ağır bir buluşma; bize bazen esnemenin, bazen katılaşmanın, bazen geri çekilmenin, bazen içte kalmanın neler demeye çalıştığını ve bunu derken hangi şekilden hangi şekle girdiğimizi, neler yaptığımızı, neler yapamadığımızı da anlatır.

Bu kadar çokluk içinde yol alma ve yürüme kapasitesidir, bizi biz yapan. Korkuların içinden geçerken, karanlıklarda saklanabilme, bazen aşabilme bazen de sadece onlardan biri olma cesaretidir, bizi yolda tutan.

Salt gerçeğin o kadar da hoş, parlak bir ışık olmadığını, arada canımızı yakan bir ateş, arada karanlığın kendisi ve arada da sevgi ve şefkat dolu bir sarılış olduğunu anlarız. Anlarız da anlayıp onunla kalabilmek bizi biz yapmaz.

Yeni yıl gibi, doğum günü gibi her günümüzü özel bir gün olarak yaşamaya, ona dikkat etmeye, kendimize bakmaya, süslenmeye, özel bir anın hazırlığını yapmaya başladığımızda bizler yetersizliğimizi, değersizliğimizi ve bütün kusurlarımızı bertaraf etmeden birliktelik içinde elimizden gelenin en güzelini ortaya koyma yeteneğimizi sergileriz.

Olanı ve olamayanı birlikte yaşatırız ki bütünlensin ve içimizde dengeyi sağlasın.   

Her güne yeni yıl çoskusu, her güne özel bir gün bilinci ile başlayabilme cesaretini taşımak dileğiyle…
Namaste!