29 Mart 2016 Salı

Hava ve boşluk


Basitlik, bana öğretildiği şekilde, saflık ve sadelik değildi. Bana basit olmanın bilgisiz, görgü ve etik kuralları bilmeyen, halktan, her gün aynı işi yapan ve daha ileriye gitmeyi bilmeyen olduğu öğretildi.
Halbuki basit olmak, olabilmek, öğrendikleri içinde ilerlerken sade bir şekilde her şeyi duyan, gören, her şeyle bağlantı kurabilip sadece bakabilen demekmiş.

Bizler basit olmamak için takıp takıştırırız, basit olmamak için öğrenir ve öğrendiklerimizi sürekli ortalığa dökeriz, bir modayı takip eder, bir dergiyi okur, ev, araba sahibi olur ve hâlâ mutlu olmayı bilmeyiz.

Sadelik ve basitlik aslında olduğumuz gibi olmaya, kaynağımıza bir dönüştür. Tüketmek ve tükenenin ardından ağlamak değil, tüketmeden zevkine vararak yiyebilme, zevkine vararak dokunabilme ve hissedebilme özgürlüğüdür, aynı hava gibi, aynı boşluk gibi.

Hava ve boşluk elementi bütün elementlerin içinde en geçici, en ölümlü, en süreksiz, en mistik, en güçlü olanıdır. Hava ve boşluk kolay fark edilemez bir taşıyıcıdır. Bütün kokuları taşır, bütün duyguları taşır, bütün olacakları haber verir, bütün endişe ve mutluluğu içinde barındırır. Fırından çıkan ekmeğin kokusunu taşır, bizi acıktırır, bizi gittiğimiz bir yere taşır, rüzgârın esintisini taşır, bize yağmurun gelişini, bir fırtınanın çıkacağını, uzaktan yanan bir evin acısını haberini verir. Hafiftir, görünmezdir, her yerdedir. Havanın ve boşluğun kendisine has bir varoluşu vardır, her şeye dokunur, her şeyi hisseder, her şeyle ayırmaksızın bir olur, var olur.

Her değişiyle yenilenir, her dokunuşu ile bozar, her anda vardır. Bizler ise hava gibi olmamak, her şeyin anında kontrolünü sağlamak ve olmak üzerine kurulu dünyamızda, bir tüy kadar hafif, bir kuş kadar özgür, bir rüzgâr kadar değişken olmayı dilerken, kendimizi duvarlarımızın içine kapatır, orada havasızlıktan boğuluruz.

İlkbahar gelirken ancak dışarı çıkar, hava aldığımızı, yeniden sevdiğimizi, yeniden tenimizi, dokumuzu hissederiz. Her an olanı görmeden yaşarız, ilkbahar gelip yaza dönene kadar. Biriktirir, toplar, giyer, kat kat üstüne koyar ve birden açılmanın ferahlığını, basitliğini, renklerin doğada canlanışını seyrederiz.

Basitlik ise her mevsimin içindeki rengi görüp, kendini hissedip, ne zaman neye ihtiyacı olduğunu fark edip, kendini yaşayabilmenin boşluğudur. Sadece varolan bir dünyanın temellerinde izlemek, bakmak, hissedebilmek ve hava kadar akışta kalabilmektir.

Tekrar tekrar tenimizi hissetmeyi denemek yerine varolana bakabilme yeteneğini kazanabilmek dileğiyle…
Namaste!

25 Mart 2016 Cuma

Aydınlanamayacağını anlamak



— Anne gene ne oldu?
— Ne bileyim oğlum gelince başka…
— Hep böyle yapıyorsun, ne beklediğini bilmiyorum?!
— Oğlum senelerce öğrendiğim beklentili sevginin dışında, koşulsuz sevgi nasıldır biliyor muyum…

Bizler hep koşullara bağlı, beklentiye bağlı, yapılması gerekenlere bağlı, olması lazımlara göre severiz. Bunu fark eder miyiz? Bazen evet, bazen de hayır. Bize öğretilen sevgi, bize öğretilen yaşam şekli budur. Eğer çok çalışırsan başarırsın, eğer başarılı olmak istiyorsan çok para kazanmalısın, eğer sevilmek istiyorsan çok vermelisin… Ve daha neler neler... Bizler işimizi büyütmenin, evimizi büyütmenin, yıldızların gittiği yerlere gitmenin, şimdilerde aydınlanmanın ve kişisel gelişim çabaları ile hep sevginin arayışı içinde, vermenin de almanın da zevkini yaşayamadan hayatı sürdürür gideriz.
Sürdürmenin zorluklarını yaşar, gene de aramaktan vazgeçmeyiz. Bunun yaşamın kendisi ve mutluluğun ve acının birlikte var olduğu alan olduğunu fark etmeden, aydınlanmayı, insanı tanımayı ve olan bitenin sona erdiği bir özgürlük hayal ederiz.

“Gerçek, ermişlik, insanın bilgisi, mutluluk, acı.” Bunların her birinin salt olarak tanımlandığı bir yer inşallah yoktur ve olmayacaktır. Böyle bir yere varmak nasıl bir duygudur onu bilemeyeceğim, bilmek istediğimi de pek zannetmiyorum. Sadece bakış açımızda yapacağımız değişikliğin; bizim biraz daha sorumluluk alarak, dinleyerek, duyarak, kendi duygularımızı bir kenara ayırarak daha büyük bir sorumluluk ile söyleyeceğimiz her kelimenin, suskunluğumuzun, kalbimizde olan bitenin sesini duymakla devam edeceğini düşünüyorum.

Bütün yoga hareketleri, meditasyonlar, tekrar tekrar bedenimizde yaptığımız düzeltmeler, gittiğimiz masajlar, bedeni yeniden şekillendirmeler, yeni arayışlara girmeler bizleri ayakta tutan, insanlığın süregelişini devam ettiren çabalar. Bitişli bir yer değil, yogayla varmak istediğimiz. Özgürlük durulan değil, deneyimlenen ve hep bir ilerisinin olduğu bir adım.

Hep mutlu olunan, anladığımızı sandığımız benin bir hap ile mutlu kılındığı ve herkesin mutluluk ve kardeşlik içinde yaşadığı, eğlenceli bir dünya değil, sevginin koşulsuz olduğu alan. Yeniden deneyimlediğimiz, deneyimlemenin farkına vardığımız, varırken kendimizdeki bir yeniye daha yola çıktığımız bir alan yoga matının üstü ve yoga matının dışındaki yaşam.

Durmak bizim varabileceğimiz en son nokta değil, durmak varabileceğimiz en kapalı nokta. Hapishanemizin duvarlarının çok katlı binalar gibi gökyüzüne ulaşıp bir şeylerin görüşünü yitirmemize yol açtığı bir nokta. Pıhtılaşıp çürüdüğümüz bir an, biçimsiz parçaların birbirini bütünleyemeden bir arada toplandığı ve bir türlü bir olamadığı bir alan.

Hareket yeteneğimizi artırmak dileğiyle…
Namaste!

22 Mart 2016 Salı

Sürdürülebilirlik


Bizlerin dünyadaki asli görevlerinden biri de sürdürülebilirliktir. Yani devamımızı sağlamak. Devamımızı sağlamak için ürer, çoğalırız. Teknolojinin gelişimi ise bizi üremenin daha farklı yollarına yöneltir ve olmazları olur hale getirmemize yardım eder. Şimdi de üremekten çok yaşlıların gençleştirilmesine, sonsuza kadar kalışın ve gençleşerek bu hayatta sürekli var olmanın yollarını aramaya doğru yönlendirmektedir.

Bunun için bedenimizi anlamaya, kendimizi bilmeye doğru yönelen bilim dünyasının, tarım dünyasının, teknoloji dünyasının içinde var oluyoruz artık. Her geçen gün insanın anatomisinde, beyninde, yemek yeme sisteminde beliren değişiklikler, bilimin de ilerleyerek yenileri yaratmasına, bizim hayatımızın kolaylaşmasına ve rahat bir alanda yaşamı sürdürmemize yardımcı olmak için çabalıyor.

Aynı güç, savaşlar, para, din gibi. Sürdürülebilen bir ırk, kontrol edebilen bir ırk, temiz bir ırk, bir tek şeye inanan bir ırk. Bu sırada bilinçli bir yaşam yerine dayatılan bir yaşam... Tekliğin ve aynılığın içinde sürprizlerin olmadığı, yaşamın akıcılığını değil durağanlığını koruduğu bir alana girdiğimize inanıyoruz.

Halbuki ne kadar aynı olsak da her birimizin kendine göre bir anatomik yapısı, kendine göre bir duygusu, kendine göre bir harekete geçme yetisi olduğunu unutuyoruz. Daha bilinçli bir yaşamdır sürdürülebilirlik. Yaşamı anında yakalayıp onu derinine yaşayabilmektir, kalbin sonsuz bilgeliğini sürdürebilmektir.

Bizler gün içinde her insanın, her hareketin, her düşüncenin, her sözün; yeniden öğrenmenin, yeniden tanımlamanın, yeniden dünyayı keşfetmenin ve sürdürebilmenin bir şekli olduğunu unutuyoruz.
Sessizliğin, var olmamanın, görünmez olmanın içinde de bir hayat, bir akış var. Hâlâ hareket eden bir doğa, hâlâ atan bir kalp, sürekli nefes alıp veren bir dünya, yani bütün bir sistemin sürekli çalışıp devam ettirdiği bir hayat var.

Yoga, gün içinde bilinçle yaptığımızı sandığımız hareketlerin, konuşmaların, neuromüskülar sistemimiz ile kemiklerin etkileşiminin anlamadığımız, bilmediğimiz yönlerini bize gösteren, bize nasıl hareket ettiğimizi, nerede ne hissettiğimizi, nasıl kendi içimizde var olduğumuzu, nasıl düşündüğümüzü ve nasıl sessizlik ve devamlılık içinde var oluşumuzu sürdürebileceğimizi hatırlatan bir bilim dalı.

“Katılık ve Biçimler, şekilsizlik ve düzensizlik içinde iskeletin kendi içinde birbiriyle etkileşimidir.” Ganga White (2007)

Bir nehrin dağdan aktığı yatağın içinde şartlara ve durumlara göre değişimi, bazen akışın sert bir şekilde kesilmesi ve durdurulması; yeni bir ilişkiye, yeni bir şekle girerek bazen bir felakete, bazen de çok büyük bir sevince neden olabilir. Bazen çarptığı yapının sertliği onun yaşam alanını kısıtlayarak, onu öldürmüş gibi gözükebilir. Zaman içinde yeni bir denge kurulur ve akış yeni ve mükemmel bir şekilde kendini yeniden ifade eder hale gelir.

İşte asıl sürdürülebilirlik budur. Yaşamı sonsuzluk içinde durduramayacağımızı ve sonsuz olduğumuzu anlamak da bu sürdürülebilirlik içinde hareket etmeyi hissedebilmekle başlar.

Namaste!

18 Mart 2016 Cuma

Derinlerdekini aramak


Hep oldurmaya çalışmak. Oldurmaya çalışmak için şekle sokmak, sokarken ne şekle soktuğumuza, neden öyle yaptığımıza, neleri istediğimize bakmamak. Aslında istediğimiz sadece özgürlük. Özgürlüğümüzü, ancak istediğimizi biz şekillendirirsek bulacağımızı zannederek geçiriyoruz hayatımızı.

Özgürlüğü bulacağız derken binlerce duvar örüyoruz etrafımıza, istediklerimizi kaybedip, istemediklerimizi kendimizde tutuyoruz. Özgürlüğün hep kendi istediğimiz olduğunu zannediyoruz. Halbuki özgürlük kural ister, sınır ister, yapabilmek için verebilmeyi, verirken ta derinlerde olanı alabilmek için önce görebilmeyi ister.

Ta derinlerde saklı olanı yüzeysel olarak bulmak gayret ister. Ta derinlerde saklı olanı görmek değil, anlamak değil, onun beni yaşarken nasıl hayatta tuttuğuna bakıp, hayatta kalmak yerine yaşamayı seçmemi gerektirir.

Yaşamak, bir bombanın düşeceği korkusu ile sokağa çıkmamak değildir, yaşamak bir bombanın düşeceği ihtimalini yok saymak da değildir. Bomba tehdidi altında yapmak istediklerimi yapabilmek adına, güce sarılmak, öfke ile yermek, her şeye bir kusur bulmak değildir. 

Dayanmak, varlığına anlamak yüklemek, olmazsa olmazlardan kurtulup, olmayanların içinde olanları görmek, olanların içinde yapılabilecekleri yapabilme cesaretini bulmaktır. Doğru ve yanlışı aramak yerine nerede, hangi kelimede ne gördüğümüzü, bize neler çağrıştırdığını ve içimizde yerleşen korku, utanç, sonra da öfke ve nefret gibi duyguların nereden geldiğini, yani ne aradığımızı bilme yetisini getirir.

Acıyı duyumsamak, yogada asana yaparken mümkündür. Asana yaparken acıyı hisseder ve onunla başka bir şekilde ilerlemeye karar verirsek onunla konuşma, iletişime geçip hissetme yetisine de sahip oluruz. Acı çekmemek için kendimizi korur, koruduğumuz zaman da ona karşı bir zırh oluştururuz. Bu zırh bizim bütün özgürlüğümüzü yok eder, alır götürür. Oysaki acının bana verdiği yetileri anlarsam ancak o anda duruşun içinde kalabilir ve o acının yok olması yerine sürerken bana ne hissettirdiğini, o hissin benim yapabilme kabiliyetimi geliştirdiğini, yapabilme kabiliyetimin bir sınırı olmadığını fark edebilirim. Doğru olan şekilde değil de sadece ta derinlerde bir ferahlık hissine ulaşmak için kendi nefesimizle bütünleşir, onu alıp sonra da vermeyi, verilenin bizi rahatlattığını, alınanın ise hissedebilmek için bir  yer açtığını anlarız.

Kendime nedenler bulmak yerine, neden yapamadığıma odaklanmak yerine, ne yapmak istediğime odaklanmak benim acının içinde var olmama neden olur. Bu dünya acıdır, ben de bu acıyı yaşamak istiyorum yerine, acıyı alma şeklimi, acıyı yaşama şeklimi anlamamı, acıyı daha acı hale getirip, o acının beni katılaştırması yerine acıyla iletişim kurmamı sağlar.

Var olmak, görülmek, kabiliyetlerimin bilinmesi yerine varlığımı kabul etmekle başlar. Var olmayı kabul etmek ise sadece dokunabilmektir.

Açıklamalara takılmadan ta o derinlerdekini arayarak geçireceğimiz, belki de kelimelere dökemeyeceğimiz ve sadece yaşarken öğreneceğimiz bu acının ve varoluşun kelimelerde yaşayarak can bulmasına izin vermek dileğiyle…

İyi hafta sonları!

15 Mart 2016 Salı

Kendinle karşılaşma


Her kendinle karşılaşma bir hüsran, bir sevinç, bir şaşkınlık. Kendinle karşılaşma bir yabancılaşma, bir tekrar buluşma, bir dürüstlük. Kendini yeniden fark etme, kendine dokunma, kendini bilme.

 — Siz peki kendinize ne kadar dürüstsünüz Aslı Hanım?

Bir anda bakakaldım Özge Hanım’a. Nasıl yani demek gelmedi içimden. Ne kadar mı aslında, kendimi ne kadar az mı tanıyorum, tanıdık olanı ne kadar mı yatsıyorum, neden yatsıdığımı mı bilmiyorum ya da Mehmet Zararsızoğlu’nun dediği gibi hayatta kalan tarafım bir o kadar alışılmış ki diğerleri ile temas etmek zor mu geliyor.

Zor gelse de bir o kadar tanıdık ve kullanımı rahatsız edici hale gelmiş olan taraflarımızda bize ait olan, yaş aldıkça kullanmadığımız uzuvlarımız, sevgi göstermediğimiz yanlarımız, hastalanan, bakılmadıkça kendisi ile teması kesen bir beden, zihin ve ruh ile yaşamımızı sürdürmeye çalışıyoruz.
Sadece algımız, söylenen sözler, bilinmeden anlaşılan kavramlar, anlaşıldığı sanılan ve hâlâ derinlerde hissettiğimiz bir anlam karmaşası.

Değerlerimizin, yaşımızın, dişiliğimizin, erilliğimizin toplum tarafından ve yüzyıllar boyu gelen inanışlar ile şekillendirilmesi, utancımız ve korkumuzun bunlarla şekillenmesi ve içimizde yeniden değişik biçimlerde hayat bulması bedenimizin ve zihnimizin sınırlarını iyice kısıtlıyor.

Yoga asanaları bizim bu sınırlı zihin ve beden ile yeniden şekillenmemize, şekillenirken bazen kendimizi duymamıza, bazen kendimize şaşırmamıza, bazen de olduğumuz yerde takılıp kalmamıza, kalırken duyabilip, bazen de duyamayıp yol değiştirmemize neden oluyor.

Kendimize bir şans vermenin yolu kendimizle sevişebilmek, kendimize dokunabilmek, kendimize dokunurken aynı sevgi dolu baktığımız çocuklarımıza, eşimize veya arkadaşlarımıza baktığımız gibi bir şans verip dinlemeyi öğrenmekten geçiyor. Kendi bencilliğimizi, egomuzu büyütmek değil, insan olmanın değişkenliğini, farklılığını, yaşamayı anlamak, kendini sevebilmek.

Bir an hiç bilmediğimiz bir alanı ziyaret edip, başkaları eliyle değerimizin kanıtlanmadığı, kendi çıkış alanında içerdiklerini ve yapabilirliliğini kavrayabilmek, kendini tanımak. Karşımızdakilerinin yaralarının, iltifatlarının, özlemlerinin içinde kalmadan kendimizi, doğamızı, doğayı ve bütünlüğün içinde bir parça olduğumuzu ve olduğumuz parçanın vazgeçilmez bir yararı olduğunu hissedebilmek dileğiyle…
Namaste!

8 Mart 2016 Salı

Formlar geçicidir



İnsan zihninin deliliği hiç fark edemediğimiz bir düzeydeymiş. Neleri nasıl yorumladığımı, neleri kendime örnek almaya karar verdiğimi, nelerin sorumluluğunu aldığımı, bu sorumlulukların beni içsel olarak nasıl etkilediğini anlama gücüne hiçbir zaman sahip olamayacağımı kavradım.

Aile dizilimim yapıldı, ben her şeyden kurtulacağımı ve tertemiz bir sayfa açacağımı, hareketlerimin değişeceğini, öfkelerimin yok olacağını, ne bileyim işte hayatı değil de yaşamı yaşamayı öğreneceğimi sandım. Oysa ki içim dipsiz bir nehir, her taşın altında derin bir kuyu, hangisini kazacağımı şaşırmış şekilde ortalarda dolanır hale geldim.

Mehmet Zararsızoğlu da, Gestalt terapimi yaptığım Özge Mergen de hep aynı şeyi tekrarlıyordu, ancak ben bunu anlama zorluğu çekiyordum, “Her şey eskisi gibi kalacak, sadece dönüşüme girecek, değişim yerine temas ederken şekil değiştirmeyi ve başka bir halin işareti olmayı başaracak.” ( Bu tabii ki gene benim anlayışım, her ikisinin de kelimeleri tam da böyle miydi bilmiyorum).

Yoga asanalarının sayısı belli, ancak binlerce varyasyonu var. Şimdilerde gittikçe daha fazla asana öğrenmeye başladım. Temas ederek bedenin sınırları içinde sonsuzluğa ulaşmanın yollarından bir tanesi, kendime uyumlamak değil, sadece olasılıkları değerlendirip, canımla birlikte asana içinde çözülüp dağılmaya varabilmem.

Eckhart Tolle’nin dediği gibi, tüm formlar geçicidir. Siz hâlâ aktif olup yeni formlar ve durumlar yaratıp tezahür ettirmenin tadını çıkarabilirsiniz ama onlarla özedeşleşemezsiniz. Onlar sizin yaşamınız değil, sadece yaşam durmunuzdur.

Bedeninizi, zihninizin derinliklerini, canınızın isteğini keşfetmenin ve her birinin anlık bir heves ile geçebilmesine izin vermenin zevkine varabilmek dileğiyle…
Namaste!

4 Mart 2016 Cuma

Kendimle yaşamak



Bizler anladıklarımız, anlattıklarımız, söylediklerimiz, isteklerimizle var olduğumuzu zanneder, hep bir gizli güdü ile hareket ederiz. Gizli güdümüz ise kendi güdümüzdür. Biz bundan şüphe duyarız. Şüphemizin kendi içimizde oluşan engeller olduğunun bile farkına varmayız. Cesur bizler cesaretimizi deneme gücünden yoksunlaşır ve kendimizi ya çok kontrol eder ya da “İçimden geldiği gibi hareket ettim” deriz.

Disiplin ise kendini duyabilmek, kendini duyduktan sonra ayrıştırarak içten dinlemek, acını, yaralarını anlamaktır. Kendini ve karşıdakini kaosa götürmeden, güven içinde bir ortamda salt gerçeği anlayarak, hem kendini hem de karşındakini incitmeden hayatı dengede sürdürebilmektir.

Kör bir uyum yerine, yüreğin sesini duymaktır, evren içinde evren ile hareket edebilmenin gizemi. Yaptıklarımızın, söylediklerimizin hareket ile yarattığı sonuçlardan kaçmak yerine, hissederek genişleyebilmenin, her bir uzuv ile özdeşleşerek, onun nelere maruz kaldığını anlayarak, üstündeki yükleri, kabiliyetini, sınırlarını ve yardım alarak nasıl dönüşebileceğini kavramaktır, bütün içinde yaşayabilmek.

Taklit etmeden yaşamak ve ne söylediğimizi bilmek, kendini, değerini bilmektir. Biz hiçbir zaman göründüğümüz gibi olmaya çalışmakla ne söylediğimizi anlatamayız, ancak olanla ne söylediğimizi dışa vurabiliriz. Olmaya çalışmak, olmaktan ötesine geçmek, var olandan sonrasına bakmak yerine olmanın ne olduğunu, var olanın içindekini anlayabilirsek bizler sınırsızlığımızda yaşamanın tadına varırız.

Zorlamadan, önce kendimize ait engellerin, yaraların, acıların, zayıflıkların, güçlerin tadını hissedebileceğimiz bir hafta sonunu kendimiz ile geçirmek dileğiyle…
Namaste!