29 Nisan 2016 Cuma

Yaşam bir keşif


Bizler neyi neden yaptığımızı bildiğimizi düşünürüz. Bundan emin olmak demek kendini tanımak, kendinle rahat ve mutlu olmak, kendinde acıyla baş etme yeteneği bulmaktır. Çocuklarımız ise bu bilmemenin en iyi örneği. Evren’le konuşurken oğlumun ne istediğini bilmediğini, henüz bölümüne karar veremediği için ülkeye de karar veremediğini söyleyince, Hollanda’da bir eğitim biçiminden bahsetti. “Liberal Arts University” veya “Liberal Arts and Science” denen bu yöntemle, ne seçeceğini tam bilemeyen kişiler, istedikleri çeşitli bölümleri deneyerek, ne olabileceklerine karar verme yeteneğine sahip oluyorlar. Sadece olabileceklerini değil, neler yapabileceklerini ve neler yapmak istemeyeceklerini öğreniyorlar. Bir diploma sahibi oluyorlar mı? Hayır, ancak kendi bilgilerine varıp neler yapabileceklerine dair bir öğrenim yapıyorlar.

Bizler işte bunu öğrenemeden hayata atılıyor ve olması gerekenler ile ve anlatılanlarla yetinip bildiğimizi zannediyoruz. Aynı yogada olduğu gibi… Bize bir hareketi neden, nasıl yapmamız gerektiği, hangi konuda bize bedenen, ruhen ve zihnen yardımcı olacağı söyleniyor ve biz de öyle olacağına inanarak bu hareketleri aynı söylendiği gibi yapmaya başlıyoruz. Kesin mükemmeliyet çizgilerini matın üstüne bile taşıyarak bedenimizi bilmeden, oraya nasıl varacağımızı deneyimlemeden, orada olmak için kendimizi kasıyoruz.

Oraya gitme yolu ayrı bir deneyim, gidince neler olduğu ayrı bir deneyim, o deneyimden neler alıp, onlarla neler yaptığım ayrı bir deneyim. Yapmaya başladıktan sonra neden yapmak istediğim ve istemediğim ayrı bir deneyimdir. “Neyle temas ettim de bu oldu?” yerine “Temas ederken neler hissettim, bu duygunun içinde kalabildim mi?” sorusunu sormakta yarar var.

Her hissettiğim bir anda değişecek, yarın aynı hareketi aynı şekilde yapamadığım gibi aynı duyguyu yakalamak için yapacağım her şey beni daha da yoracak ve o günkü hali bulamayacağım. Hayat bir şaşırtmaca, yaşam ise bir keşif.

Her gün keşfedebildiklerimizle ve her şaşırdığımızda yeniden başlayabilmekle bu hayatı güzelleştiririz.

Namaste… Sürprizlerle dolu bir hafta sonu dileğiyle!


26 Nisan 2016 Salı

Gerçeklik


Görünüşün ötesinde daha derin bir gerçek vardır. Dün gece “Lie to me” dizisini seyrederken Tim Roth hiç konuşmadığı bir kadına bakıp “Sizi anlıyorum, demediklerinizi içimde anlıyorum…” diyordu. İşte aynı böyle bir şey Yoga, Ayurveda ya da Vedik Felsefe: Yaşama biçimi.

Ta derinlerde kendimizin özünde ve içinde anlaşılması gereken evrenin kapısını aralamak gibi yoga ile uğraşmak. Gerçekliğin, bir başka yönünün olduğunu anlamak. Vasant Lad, “Ayurveda’nın Temel Prensipleri” kitabında gerçekliği bana göre şöyle tanımlamış: Salt gerçeklik tektir, ona doğruluk, dürüstlük adını verebiliriz; sonra bir gerçeklik daha vardır, o gerçeklik ise bulunduğumuz alan, bulunduğumuz konum, etrafımızdaki kişiler, onlarla ilişkilerimiz, oturduğumuz ülkedir. Güncellik ise duygularımızla bütün bu elementleri nasıl değerlendirdiğimiz, geçmişte aldığımız yaralar, ülkenin içinde bulunduğu duygu ve davranış durumu, toplumun kodlamalarıdır.

Bütün bunları ayrıştırabilmek, içinde kendimin bütün bu öğelerin içinden nasıl bir ben çıkarabileceğini bulmak ve bütün bu koşulların içinden o benin sadece bende olanı kullanabilmeme yardım edebilmesinin bir aracı ise yogadır. Yogayı anlamak değil yaşamak da bu yüzden 24 saat ibadet gibidir.

Cehaletin yok oluşu kendini tanımaktan geçer. Etrafımızdakilerin ne dediklerini gerçekten duymak, kendimi duymakla başlar.  


Namaste…   

22 Nisan 2016 Cuma

Batı ve doğu



Her gün daha da yakınlaşıyor kafamda batı ve doğu bilimleri. Diksiyon ve konuşma derslerim devam ederken nelere dikkat etmek gerektiğini, bastırılmadan, dil öne doğru alınırsa H harfinin kuvvetli çıkmayacağından, nefesi nasıl alıp vermem gerektiğine kadar giden bir dizi çalışma.

Dil ve sonrasında, hızlı okuma derken, Ateş nefesi yaptıktan sonra, Özgür Bey ile nefesi konuşurken; nasıl yani dedim, ben konuşurken de karından mı nefes alacağım? Özgür Bey yanıtladı:

“Evet karının derinlikliklerine kadar gidebilmesi için şişecek karın ki, oradan sonra nefesi kullanıp hızlı ve anlaşılır şekilde konuşabilesin. Hani derler ya konuşmadan 10 nefes al diye, o zaman beyinden gelen veriler hem sakin, hem düzgün, hem de algının en temiz haliyle ortaya çıkar.”

Başladı beynin işleyiş şeklini, beynin neresine nasıl emirler gittiğini anlatmaya ve ardından beynin nasıl düşündüğünü, bugün yapılan reklamlar ve konuşmacıların etkili olmaları için anlatımlar ile beynin nasıl etkilendiğinden bahsetti. Akşam eve geldiğimde yoga anlayışımı daha derinleştirmek, Nalan’ın astroloji konusunda anlattıklarını tamamlamak ve derslerimde anlatabilmek için Vasant Lad’ın Ayurveda kitabını okurken birden donakaldım.

“Zihin bir nehir yatağı gibidir, düşünceler ise sular. Düşünceler temizse sular temizdir. Düşünceler kirli ise, sular kirlenmiş, zehirlenmiştir, çamurlanmıştır. Sular artık azalmış ise nehir yatağı daralmış, küçülmüş, katılaşmıştır. Nehir taşmış ise, şişmiş, kibirlenmiş, zarar veren bir hal almıştır.” 
Vasant Lad - Textbook of Āyurveda

Bir şey beş kere dinlenir mi, her seferinde bu şey başka türlü anlatılır, ayrılır mı, anlatılırken bizim anlayışımız değişir mi ve bir türlü bunun bütün olduğunu anlayamaz mıyız. “Prāna Vāyu” veya sadece “prāna”yı yogada nefes olarak biliriz. Ayurvedada ise prāna; zihin, düşünceler, duygular, hisler, algılar ve seziş ile idrakin hareketidir, diye tanımlanır. Farkındalık için gerekli olan ise bu hareketin devinimsiz olmasıdır.

Batı biliminin, güzel konuşmanın, doğu tıbbının, sağlığın gerekliliklerinde anlatılanların hepsi aynı. Hiç yenilenmeden, aslında nasıl yapılması gerektiği, senelerdir kısa özlü sözlerle tanımlanmış. Bizlerin anlaması için gereken zaman ve kullanılan sözlerin değiştirilmesi, zaman içinde önem verdiğimiz konuların değişmesi, sağlığımızın yaş aldıkça önem kazanması, bedenimizin güzelliğinin, esnekliğinin, kıvrılabilirliğinin her yaşta değişik şekilde önemli olması, bizim bütünü kavramamıza ve bütünün kendi içinde aynı olduğunu kabul etmemize engel oluyor.

Vasant Lad’ın dediği gibi: “Düşünceler temizse sular temizdir.”

Namaste… 

19 Nisan 2016 Salı

Yogayla olmak


Aydınlanmakla her şey hallolacak, artık her şeyi bileceğim. Her zaman farkında olacağım ve farkında oldukça dönüştürmeyi bileceğim. Dönüştürmeyi isteyeceğim ya da istemeyeceğim. Hazır olmadığımda hazır olmayı beklemeyi bileceğim. O halimi gördükçe kendime izin verip biraz daha, sorumluluk alamayan ve sadece beni güvende tutmaya çalışan tarafımı tanımaya çalışacağım.

Kendimin ve dünyanın sadece birkaç özellikten oluşmadığını bilebilme yetisine erişeceğim. Yeni yetilerimi tanıyıp, onlarla temas edip, onları başka şekilde ve güvenle nasıl kullanacağımı öğreneceğim. Her seferinde yeniden güvenliğimi aramamı, beni bugüne kadar getirip bütün bu aydınlanma sularında gezmemi sağlayan bene sığınmanın bazen üzüntüsünü, bazen neşesini tanıyacağım ve rahatlayacağım.

Üzülmenin ve sevinmenin nedenlerini bilerek, kendimi yoklayarak neyi, nasıl ve hangi yolla yapacağımı özgürce anlayabileceğim bir yoldur yoga. Ezber değil, bir disiplindir. Her gün yeniden başlayacağım, gün içinde okuyacağım, hareketi başka şekilde anlayacağım, bazen oturup seyrederek anlamaya çalışacağım, sadece bakarken karışacağım yaşam mozaiğinin bir parçası veya bütünüdür.

Bazen yapmakla, bazen mantralarla, bazen yemek yapmakla, bazen beslenmekle, bazen okumakla, anlaşılmanın uygulamaya, deneyime ve hafifliğe dönüştüğü bir anın yaşanmasını sağlayabilmektir yoga.

Hayatımızda beklenecek durakların, hızlı anların, karanlıkta ve soğukta kalınan mevsimlerin, sıcakta ve susuz olan yerlerin tadını çıkarmak dileğiyle…

Namaste!

15 Nisan 2016 Cuma

Şefkatin tınısı


Kendimizi incelemek, ne zaman ve hangi konuda ne düşüncede olduğumuzu bilmek kadar zor ve karmaşık gelen bir şey yok bize. Oysaki karşıdaki hakkında çok çabuk yorum yapıp ayrıntılarıyla ne düşünebileceğini, ne hissettiğini, ne zaman ve neden hissettiğini bildiğimizi zannediyoruz. Karar veriyor, bir de ona göre davranıyoruz. Halbuki deneyimlemediğimizi bilemeyiz, hissedemeyiz.

Dün konuşma ve diksiyon için almaya başladığım derslerin ikincisine gittim. Özgür Bey bana burnunun üstünde hissediyorsun değil mi titreşimi, dediğinde tam da bilemedim. Sonra onu dinlediğimi sanmaktan vazgeçtiğimde ve izlemeyi bıraktığımda, çileklerin görüntüsüne bakmadan gözlerimi kapayarak telaffuz ettiğimde sesimin ne kadar yumuşak olduğunu, titreşimin ise burnumla dudağımın arasına kadar geldiğini hissettim, o zaman sesin burnumdan çıkmadığını fark ettim.

O zaman fark ettim, kaba, katı, sert bir o kadar güçlü olduğumu. Olmak için dişlerimi sıktığımı, sıktığımda kendimi kastığımı, kastığımda yaratıcı olamadığımı, yaratıcı olmayınca günün getirdiklerine ne kadar da kapalı olduğumu. Şükretmenin anlamını, hakikaten görebilme kavramını ancak bu kadar dikkatle kendime bakabildiğimde gördüğümü fark ettim. Körlük bir hastalık değilmiş, körlük hepimizin ortak bir haliymiş.

Neyin doğru olduğunu bulmak demek, aslında ne kadar yumuşaklık olduğunu görmek ve nasıl yumuşak olunabileceğini ve şefkatin ta derinlerde bir yerde saklı olduğunu anlamakmış. 
Gözlemleme, bilgi açlığı içinde dolanmak, yeri hissedebilmeyi deneyimlemek aslında körlüğün ve öğretilerin amacıymış. Şefkati hissedebilmek kısa bir süreliğine de olsa beni buldu.

Büyük bir çalışma, disiplin ve istek gerektiren bir çalışma imiş aslında kendini bulmak.

Ancak açık, yargısız alanda ne hissettiğimizi bilebiliriz. Ancak kendi gerçeklik versiyonumuza kapılmadığımız açık bir alanda, başkalarıyla birlikte olmamızı ve onlarla doğru iletişim kurmamızı sağlayacak şekilde başkalarının gerçekte kim olduğunu görebilir, işitebilir ve hissedebiliriz.
Pema Chödron

Namaste…

12 Nisan 2016 Salı

İhtiyaçlar, istekler


Bir şeylere ihtiyacımız vardır ve onları gidermenin yollarını ararız hayatta. Dengemizi bulmaya çalışır, dengeyi kaybederiz. O an neye ihtiyacımız varsa onu çekeriz hayatımıza. Anlıktır bu istekler, bazen uzun solukludur, bazen de ne istediğimizi bile bilmediğimiz anlar vardır ki on anlarda da ta derinlerde olan, gizli kalmış niyetlerimiz ortaya çıkar. İşte o anda hayatımıza girene, aman bu nereden çıktı ben böyle bir şeye niyet bile etmemiştim, diye şaşar kalırız.

Oysaki “Mutluluk, şans, ihtiyaçlar başka bir yerde bulunamaz, sadece bizimledir, başka bir anda bulunamaz, bizim olduğumuz andadır.” (Walt Whitman)

Neyi bekleriz? Nasıl bekleriz? İhtiyaç listesi mi yapmak lazım? Sistematik baktığımızda insan ihtiyaçlarını, isteklerini bir kâğıda yazabilse o zaman hayat dengede ve daha kolay olurdu gibi geliyor. Ancak her gün yeni bir ihtiyaca, yeni bir duyguya, yeni bir teknolojik oyuncağa sahip olan bizlerin bu tür bir lüksü yok. Neden bu kadar çok şeye ihtiyaç duyuyorum, demeye başladığımızda, azlıkla anda olanı karıştırmadığımızda, hem azla yetinir hem de ihtiyaçları hisseder hale geliyoruz.

İhtiyaçları hissettikçe karşılamak yerine anlamaya çalışmak, doğasını kavramak, içindekileri bir bir ortaya çıkarmak, çıkardıkça yeni bir ihtiyacın farkına varmak bizim doğamız. Yoksa ne teknoloji gelişirdi, ne de bizler herhangi bir evrim, dönüşüm, değişim geçirirdik diye düşünüyorum.

Bir bakış ve soru sormadan bir nefes alış, her şeyin tekrar dengeye gelmesine ve aslında bütün ihtiyaçların karşılanmasına yetecektir.

Bulutlu, güneşli, bir o kadar serin, ancak içimizi ısıtan, güneşin hep bir kenardan baktığı bu günde sadece bakabilmek ve nefes alıp verebilmek dileğiyle…

1 Nisan 2016 Cuma

Tınıları duymak


Yoga, özgürleşme, kendini bilme, aydınlanma... Biz hep bunları sadece kendimiz için yaptığımızı düşünürüz. Aydınlanacağız ki diğerleri de aydınlansın, bizler özgürleşeceğiz ki diğerleri de özgürleşsin. Oysaki bu bencilcedir, ince zekânın ürünü değildir, dağdaki keşişin aydınlanması gibidir.

Bizler nasıl düzgün besleneceğiz diğerleri olmasa, nasıl bedenimizi sağlıklı tutacağız her yer çöp doluyken, nasıl doyacağız diğerleri açken. Aydınlanma, özgürleşme ancak paylaşma ile olur, aldıklarımızı, giydiklerimizi, yaptıklarımızı paylaşırsak, paylaşırken kendimizle diğerlerini ayırt etmeden bakabilirsek bunu başarabiliriz.

Diğeri düşüncesi ve sınırlarımızı çizememe bizim aslında en büyük sorunumuz, kelimeleri bilmeden yapmaya çalıştıklarımız, içindeki sesi duymadan kullandığımız kelimeler, o sesin çıkışındaki tınıyı veya yüzümüzdeki ifadeyi değiştirmeden kurduğumuz cümleler, diğerlerini, dünyayı ve evrenimizi etkiliyor.

Sürekli bir alışveriş ve koşuşturmanın içinde nasıl kendimizi bilir, özgürleşiriz. Ne yaptığımıza dikkat etmek özgürleşme, neden, nerede, nasıl kullandığımızı bilmek aydınlanma, niye yardım elini uzattığımız ve karşımızdakinin sesini duyabilmek aydınlanma.

Ne ağaçların, ne kuşların, ne arabaların, ne de çocuklarımızın seslerini duyabiliyoruz. Sadece geçerken, tınılarından kendi dünyamızın tınılarını seçmeyi hak görüyoruz kendimizde. Yoga ise her yerdeki sesi duymayı, her andaki oluşumu görmeyi, en ufak detayda boğulmadan merakı getiriyor, bedenin her hareketini, bedenin her tınısını, her kasılmasını anlayabilmek için zaman ayırmayı.

Okumadan, seyretmeden, görmeden, sadece duyabilmeyi ve kendi içinden evrenin derinliklerine yelken açmayı bilmeyi gerektiriyor.

Denizdeki bir kum tanesi kadar engin, yer değiştirebilen, uyum sağlayan ve her yerin şeklini alabilen olmak dileğiyle…


İyi hafta sonları!