25 Ekim 2016 Salı

Özgürlük


yaratıcılık görselleri ile ilgili görsel sonucu

“Kimse senin yarattığının aynını yapamaz!” Anonim

Her birimiz kendi dünyalarımızın yapımcıları, editörleri, yazarları ve şekillendiricileriyiz. Kendi dünyamızda olanların aynısı diğer kişilerle benzeşse de, içimizde hissettiğimiz, olaya cevap veriş şeklimiz, olayı algılayışımız ve bununla birlikte olayların gidişatına yol verişimiz tamamen emsalsizdir.

Bu emsalsizliğimiz bizim parmak izimizden başlar, dünya görüşümüz ve hayatımızı oluşturuşumuza kadar bize ait olur.

Düşünüyorum demek ki varım!” Descartes

Diğer bir yandan da içinde yaşadığımız toplum bizi sürekli bir tüketime doğru yönlendiriyor, sanki yeni çıkan ürünleri almazsak, yeni çıkan düşünceleri bilmezsek, politikada en çok sevilen partiyi tutmazsak o zaman var olamayacağımıza inandırılıyoruz. Buna inandıkça kendi yaratılışımın kesinlikle tek olmayacağına inanıyor ve varlığımın oluşunu sadece dış görünüşüm, giydiklerim, oturduğum yer, çalıştığım iş ve bedenimin fiziksel görünüşü olarak algılıyorum.

İlk yaptığım öğrenilmesi gerekenleri öğrenmek, uygun kurallara göre de planlarımı yapıp bu hayatı olduğu gibi değil, olması gerektiğine inandırıldığım şekilde yaşama geçirmekle başlıyor. Oysaki plan yapabilmek demek, kesin bir karara varmadan önce deneyebileceklerim ve deneyemeyeceklerim konusunda kendi duygularımı, o anki yeteneklerimi ve bana verilen aletleri kullanabilme becerimi bilmekle başlar. Oysa karar almak, aklımızın ve mantığımızın bizim kendi içimizde kurduğumuz hayalleri, kalbimizin isteklerini yadsımasına izin vermeden özgürce bakabilmeyi ve sonrasında planlamayı gerçekleştirebilmektir.

İki karşıtlık gibi dursa da seçmeye zorunlu olmak yerine, seçim yapabilme özgürlüğümü bedenim, zihnim ve ruhumun istekleri ile birleştirme yeteneğini yani bilinçli, zeki bir farkındalığın gelişimini sağlar bu yöntem.

Özgürlüğün tanımını tekrar yaparak, hakikaten ne kadar özgür yaşayabildiğimize bir göz atmak dileğiyle….

Namaste!

21 Ekim 2016 Cuma

Bilgelik


“Bilge, dünyayı korkusuzca ve hiçbir beklentisi olmadan gören ve kabul edendir.

Ötesini görmeye çalışmadan ve ölümle gideni düşünmeden, geçicilikle barışık yaşar.

Gerektiğinde müdahil olmak üzere hayatın akışını seyreder.

Beklentisizce sadece müdahil olduğu alanın olabilirliğini ya da olamayacakları gözden geçirir.

Bilgelik, disiplin ve çalışmanın meyvesidir. Bilgeliğe erişen artık herhangi bir çaba göstermez.

Her zaman yürümesi gereken yöne doğru adım atar ve sona ulaşır. Sona çabaladığı için değil yolda büyümeyi öğrendiği için ulaşır.”

Bert Hellinger

Aile dizilimci ve Psikolog olan Bert Hellinger, 1970’li yıllarda Aile Dizilimi kuramını ortaya atan kişidir. “Yardım Etmenin Düzeni” adlı kitabının ilk sayfasından aldım bu kısa yazıyı. Yaşamda nasıl bir yol aldığımızı, nerelerde sıkışıp kaldığımızı, nerelerde aynı tepkileri verip, nerelerde diğer hallerimizden yararlanmadığımızı ve neden yararlanmadığımızı bize gösterir aile dizilimi. Mehmet Zararsızoğlu’nun sözlerinden anladığım kadarıyla, “anın içinden geçebilme ve anı yaşarken temas edebilme sanatı” aile dizilimi.

Esra’yla son günlerde nerelerde neler yaptığımızı, ne zaman neyi başardığımızı ve nasıl başardığımızı konuşuyorduk. Takıldığımız anları, hatıraları. Birden yaşlı insanların eskiden hep “Ah ben şu zamanlarda şunu şunu yapardım…” dediği aklıma geldi, sonra acaba yaşlanıyor muyum diye aklımdan geçirdim. Oysaki o anların içindeyken temas etmeden geçtiğim, geçerken büyüdüğümü anlamadığım, büyürken hangi özelliklerimi, hangi yaşamda kalma alanımı kullandığımı ve geçtiklerimden sonra artık bu yaşam alanı yerine yeni yaşam alanları açabildiğimi ve oralarda var olmak için yeni niteliklerime ulaşmam gerektiğini fark etmeden ilerlediğim anlarda, bu eski hikayeleri ortaya dökerim. Ya da kendimi yılgın, başarısız, özlem içinde hissettiğimde bu hikayelere dönmek beni yatıştırır.

Anılarımı bırakmak yerine ya da onları yineleyerek geçmiş günlerin güzelliğini, korkusunu, kokusunu, rengini hatırlamak yerine, içinde bulunduğum alanın renklerine odaklanmayı yeni bir yaşam alanında hangi niteliklerimle var olacağımı öğrenmeye kendimi vererek var oluşumu yeniden nasıl yaratacağımı düşünmektir aile diziliminin bana açtığı yol.

Yaptıklarımla ve yapacaklarımla, niteliklerim ve renklerimle aynı parmak izim gibi eşsiz bir yaşamı yaşamak. Seçimimizi yapma zamanının geldiğine inanıyorum…

Ya siz?

Namaste…

18 Ekim 2016 Salı

Benlik arayışı


“Bir ateist ölmüş ve kapıya gelmiş, Azrail cehennemi göstermiş. Ateist yerim belirlenmeden önce benim bir Allah’ı görmem gerek demiş. Çıkarmışlar Ateist’i huzura, Allah’ı gören Ateist, ‘Aaa, sen var mısın? Nietzsche bize senin olmadığını anlattı.’ demiş. Allah da ‘O zaman sen de Nietzsche ile cehennemde beraber yan.’ demiş.”

Birçoğumuz için önemli olan görüntünün kendisidir. Kendilik bilinç hallerimiz ve kendilik bilinç gelişimimiz bizim birinci önceliğimizi oluşturur, 30’lu yaşlarımıza kadar. 30’lu yaşlarımızdan itibaren sorgulamalar, sorgulamaların ardından bir boşluk duygusu oluşur ve yol bazen araştırmadan, soru sormadan dış dünyada bir doyuma ulaşmaya çalışma ile sürer gider. Ya da tam tersine bir ruhanilik ile  “EGO”nun yok edilmesi, ilahi varlığa sürekli bir şükür, her şeyin pozitif görülmesi gibi bir başka aşırı uç bizim uçurumumuzdur.

Oysaki Evren ve Varlık bir bütündür diye anladım ben yoga öğretilerini. Varlığın görüneni ile görünmeyeni arasında bir çeşit danstır, Tanrı’ya, evrene veya Allah’a inanış. Bir ayrılık yoktur bütünde, biz ayrımcılığı şart koşmadığımız sürece. Yoga ve Ayurveda’da, Guna’lar yani niteliklerimizin bize doğuştan verildiği söylenir. Bu değerler, her türlü yaşam türü içinde bulunur. 

Yani biz bu nitelikleri kazanmayız, bu nitelikler geldiğimiz yerden veya aileden de bize verilemez, bu nitelikleri bizler sadece cilalayıp parlatabiliriz ve onları dünyaya yansıtabiliriz.

Bu niteliklerimizi ortaya koymamızı engelleyen ise, toplumun bize koyduğu kurallardır. Toplumların, ülkelerin, insanların, yaşam tarzının koyduğu bu kısıtlamalar, bizim kendi niteliklerimizin farkına varmamızı engeller ve bizi olmayan bir benlik duygusu ile karşılaştırır. Yani yapay bir benliği kendimize yakıştırmamıza neden olur.

Kabir Helminski, “Bilen Kalp” kitabında bu durumu şu şekilde tarif etmiştir; “Olumlu, işlevsel yokluk hâli, oynadığı rol tarafından, hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları tarafından, kültürünün koşullanmaları ve âdetleri tarafından yönetilmeksizin, bireysel bir kişilik yoluyla görünüşe çıkan bir öz benlik hâlidir.

Yoga derslerinde de mat üzerinde, kendi küçük evrenimizde yaptığımız bedensel duruşlar, bizim koşullanmaların dışında, korkuların ve yalanların içine girmeden, daha duyarlı, açık, dürüst ve kendimize yönelik bir mizah duygusu ile gerçekleştirdiğimiz bir danstır. Katı halimizden, akıcı, eriyen, asanalar içinde yok olan ve onunla hemhal olan bir ben kalır matın üzerinde.

Hayvansal niteliklerimizle birleştiğimiz, doğanın şeklini aldığımız bu haller bizi kişilik ötemizde, manevi bir bedene daha çok yaklaştırır.

Namaste!

11 Ekim 2016 Salı

Tırmanış


Tatil sırasında kızımla bir tırmanışa kalkıştık, Kanadalıların pek sevdiği bir spor dalı yürümek, tırmanmak. Bana göre mi? Bilemedim. Tırmanmaya başladığımızda ilk adımlar güzeldi. Bir orman ve biz yürüyoruz, gittikçe dikleşen bir çıkış içinde bulmaya başladık kendimizi, uzaklara baktıkça hiç varamayacağım bir çıkışı aradığıma kanaat getirmeye başladım. Gözüken bir şey olmadığı gibi, görünenin sonundaki daha da korkutucu bir yol gibiydi.

Kısa bir mesafeyi gözüme kestirip o kadar alanda görüşümü sabitlemeyi seçtim, görüş alanımı ne kadar daraltırsam bir o kadar kısa sürede gideceğim yere varabiliyordum. Her varıştan sonra bir dinlence… Durmak, sabretmek, bakmak, görebilmek… Kesinlikle bir olayın sonunu kestirmeyi gerektirmiyormuş. Her şeyin olduğu gibi, dağın da bir sonu veya bir bitişi var.

İşlerimizi yaparken, kesinlikle güvence arayışı ile bir son bekliyoruz. Fark etmediğimiz ayrıntı ise her yapışta sonun yapı taşlarını üst üstte koyduğumuz. İçimizde birleştirip, yeniden yapılandırdığımız bir yolun bilinirliğinde ilerlemeyi seçmek ise bizi yolumuzdan alıkoyduğu gibi, kalbimizin sesini dinlememeye de iter.

Yogada hareketleri yaparken bir anlık durmayı, bir anlık yavaşlayıp sonuna gelmeden hareketin güzelliğine bakmayı, hareketin kendisini yorumlamayı, bedenimizde neler yarattığını anlamayı, bedenimizde yarattığı duygunun bizim için anlamını kavramayı başardığımızda, kusurlu ya da kusurlu olmama duygusunun, başarılı ya da başarısız olma hissinin dışında ikiliğin olmadığı, sadece var olduğumuzu kavradığımız bir alanda var olmaya başlarız.

1.250 metrelik, kısa sayılabileceğini daha sonraki günlerde anladığım bu ilk yürüyüş sadece var olabildiğim bir alanda kalmamı sağladı.  

7 Ekim 2016 Cuma

Yoga ve algı


Ayurvedaya göre yiyecekler kadar duyguların da sindirilmesi, emilmesi ve metabolizmaya giriş yaptıktan sonra çıkışının sağlanması gereklidir.

Ayurveda, Yoga, Jyotish ya da Astroloji Bilimi eskiden okullarda okutulan Hayat Bilgisi’nin kendisidir. Felsefe, biyoloji, anatomi, mekanik, mimari, zooloji, sanat, tıp, güzellik, diyet, etik ve sosyal kuralların bir toplamıdır. Günümüzde ise bazen pornografi, bazen güç gösterisi, bazen de bir bedensel aktivite olarak algılanmaktadır.

Stephen des Aulnois, Tag Parfait Pornografi dergisi başyazarı yoga için şu sözleri kullanmıştır; “Bir mat, bir yoga kıyafeti, çekim alanı belli. Uzaylıların olduğu veya bilinmeyen gezegenlerin keşfedildiği bir senaryodan daha heyecan verici…”

Eril ve dişil enerjinin, demokrasinin, mükemmeliyetçiliğin, özgürlüğün, sınırların bir toplamını yansıtırken hayata karşı duyarlılığa ve hayatla temasa bir davet yoganın anlamı. Birbirinden bugüne kadar ayırdığımız, parçalayıp böldüğümüz her bir parçanın, birleşik halde her bir bireyin içinde yaşama geçirilişi.

Yoganın ne olduğunu tartışmak yerine, saptırarak uygulamak yerine, biz nasıl hayata geçiriyoruz, ona bakmayı amaç edinirsek, belki o zaman yol alırken takıldığımız alanları görmek de daha kolaylaşır.